+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kitap Özetleri Forumunda Şeker Portakalı[özet]|Kitap Özetleri E-Kitaplar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Berrak
    Bayan Üye

    Şeker Portakalı[özet]|Kitap Özetleri E-Kitaplar








    Şeker Portakalı / Jose Mauro de Vasconcelos

    Roman kahramanı Zeze çok çocuklu yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir. Olaylar işsizlik yüzünden ruhsal bunalımlar geçiren bir baba, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş bir ağabey ve ablalar etrafında gelişir. Küçük kardeşi Luis henüz yaşananları algılayamayacak kadar küçüktür. Anne karakteri ise siliktir. Çünkü anne, ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır ve çocuklarına ayıracak hiç vakti yoktur. Kısacası aile fertleri Zeze’yi anlayabilmekten çok uzaktır.

    Zeze’nin mahalledeki insanlara yaptığı, çoğu kez zarar verme boyutuna ulaşan, şakalar ve yaramazlıklar, aslında yaşadığı yalnızlık duygusundan kaynaklanır. Ama o çevresindeki insanların söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Kötü bir çocuk olduğuna inanır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır. Bunlardan biri bir yarasadır. Diğeriyse yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Onlara isim takar ve onlarla konuşur.

    Aile fertleri dışında Zeze’yle ilgilenen birkaç kişi göze çarpar. Bunlardan biri Edmundo Dayı, diğeriyse Zeze’nin öğretmenidir. Edmundo Dayı ona aradığı sevgiyi değilse de en azından ara sıra para verir ve kendince yeni şeyler öğretir. Öğretmense söylenenlerin aksine Zeze’nin mükemmel bir çocuk olduğu görüşündedir.

    Bir süre sonra bir sokak şarkıcısı ortaya çıkar. Zeze onunla birlikte sokak sokak dolaşıp şarkı söylemeye başlar. Bu Zeze’nin severek yaptığı tek şeydir. Adam açık saçık şarkılar söylediği için babası onunla arkadaşlık etmesini istemez. Zeze bunu anlayamaz. Çünkü söylediği şarkıların anlamını bilmez. Bir gün sırf babasını mutlu etmek için ona bu şarkılardan birini söyler. Ve hayatının en kötü dayağını yer. Bu olaya en çok Gloria üzülür; aile fertlerinin onu dövmelerini yasaklar.

    Zeze, en büyük dostunu yine bir yaramazlık sonucu tanır. Bu daha çok tehlikeli bir oyundur. Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgarı ve hızı hissetmek, onun deyimi ile yarasa olmak Portekizli Manuel Valadares ‘in arabası çok fiyakalıdır. Bu yüzden yarasa olma oyununu bu araba üzerinde denemek için büyük bir istek duyar ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurup onu çevredeki herkese karşı rezil etmiştir. Yüreği yoğun bir nefret duygusuyla dolar. Sonraları onu daha yakından tanıma şansına sahip olur. Ve bu adam yaşamdaki en çok sevdiği insan haline gelir.

    Babasından yediği dayaktan sonra intihar etmeyi düşünür. Ama Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer. Ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki adamın ömrü buna yetmez. Bir süre sonra ölüm haberi gelir. Talihsiz bir trafik kazası geçirmiştir. Portekizli’nin ölümü Zeze’yi yaşamdan koparır. Daha sonra kendi içinde yaşadığı bir iç savaş başlar. Bu birkaç günlük süreç aynı zamanda Zeze’nin büyüme sürecidir. Hastalığı esnasında şeker portakalının çiçek açtığını öğrenir. Ama artık ne o, ne de yarasa önemlidir. Yaşadığı büyük acı Zeze’yi olgunlaştırmıştır.

    Zeze: Baş kahraman, yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir.

    Totoca: Zeze’nin ağabeyidir. Bencilce ve tutarsız davranışlar sergiler.

    Edmundo Dayı: Yaşlı bir akrabadır. Ona ailesinden çok daha iyi davranır.

    Jandira: Zeze’nin ablasıdır. Zamanını roman okumak ve sevgililerini düşünmekle geçirir.

    Gloria: Zeze’nin ablasıdır. Onu ailede en çok seven ve koruyan kişidir.

    Bay Arivaldo: Bir sokak şarkıcısıdır. Zeze ile aralarında sessiz bir dostluk gelişmiştir.

    Lala: Zeze’nin diğer ablasıdır. Son zamanlara kadar Zeze ile ilgilenmiş ama sonraları ya bıkmış, ya da sevgilisiyle olmayı tercih etmiştir.

    Luis: Zeze’nin küçük kardeşi, kardeşlerden en küçüğüdür. Ailede herkes tarafından sevilir.

    Luciano: Luciano adındaki yarasa, Zeze’nin isim takıp konuştuğu çok sevdiği arkadaşlarından biridir.

    Minguinho (Xururuguinho): Bir şeker portakalı ağacıdır. Zeze, Luciano gibi onunla da konuşur. Hatta onların da konuştuklarını düşünür.

    Bay Paulo (Baba): İş bulamadığı için psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Bu yüzden çocuklarına karşı yeterince sevecen ve sabırlı olamaz.

    Anne: Ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır. Çocuklarıyla ilgilenemez. Bu yüzden romanda arka planda kalır.

    Manuel Valadares (Portuga): Zeze’ye sevgiyi, yaşamın sevilebilecek yanlarını öğreten insandır. Onun iyi ve mutlu bir çocuk olabilmesi elinden gelen her şeyi yapar.

    Cecilia Paim (Öğretmen): Yaptığı bütün haylazlıklara rağmen onun mükemmel bir çocuk olduğunu düşünen duygulu ve anlayışlı biridir.








  2. polat41
    Yeni Üye





    benim ödev varda yardım bu kitabın özetiii




  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    Alıntı polat41 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    benim ödev varda yardım bu kitabın özetiii
    Bir Parça Elime Geçti de yukarıdaki zaten özet.. Kitap zaten ince ve dataysız bir kitap, daha uzun özet bulamazsın Okumanı tavsiye ederim.. Çok güzeldi..

    -A-
    Yapıtın Adı: Şeker Portakalı
    Yazarı-Çevireni: Jose Mauro de Vasconcelos-Aydın Emeç
    Türü: Roman
    Basıldığı Basımevi ve Tarih: Can Yayınları-2002
    Sayfa Sayısı, Fiyatı: 207 Sayfa-6.200.000 TL
    Boyutları:12,5 cm-19,5 cm
    Kapak Resmi: Pablo Picasso

    -B-
    YAZARIN YAŞAM ÖYKÜSÜ, SANAT ANLAYIŞI:
    Brezilyalı ünlü yazar Jos‚ Mauro de Vasconcelos, 1920'de Rio de Janeiro yakınlarında, Bangu'da doğdu. Çok yoksul olan ailesi, onu Natal kasabasındaki amcasının yanına yolladı.

    Orada dokuz yaşındayken Potengi Irmağında yüzmeyi öğrendi ve hep günün birinde yüzme şampiyonu olmanın hayâlini kurdu. Liseyi Natal'de bitirdikten sonra iki yıl tıp öğrenimi gördü. Öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayâller peşinde Rio de Janeiro'ya döndü. İlk işi, hafif siklet boks antrenörlüğü oldu. Yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı, bu onun yazarlığına büyük katkılar sağladı.

    İlk kitabı Yaban Muzu 1940'ta yayımlandı. 1945'te yayımlanan Beyaz Toprak adlı romanı çok beğenildi. Daha sonra Evden Uzakta (1949), Sular Çekilince (1931), Kırmızı Papağan (1953) ve Ateş Çizgisi (1955) romanlarını yazdı. Kayığım Rosinha (1961) ile ününün doruğuna çıktı. En ünlü kitabı Şeker Portakalı (1968) on iki günde yazılmıştı. "Ama onu yirmi yıldan fazla yüreğimde taşıdım," der yazar. Bu kitaptaki küçük Z‚z‚'nin serüvenleri Güneşi Uyandıralım (1974) ve Delifişek (1963) adlı romanlarında sürer. Bu ünlü yazar 1988'de öldü. José Mauro de VasconcelosYaban Muzu'yla eşine az rastlanır anlatıcılık yeteneğini ortaya koydu. Ardından Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kayığım Rosinha, Kardeşim Rüzgâr Kardeşim Deniz, Çıplak Sokak, Kırmızı Papağan gibi romanlarıyla ünü Brezilya sınırlarını aştı.

    ÖZET:

    Roman kahramanı Zeze çok çocuklu yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir. Olaylar işsizlik yüzünden ruhsal bunalımlar geçiren bir baba, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş bir ağabey ve ablalar etrafında gelişir. Küçük kardeşi Luis henüz yaşananları algılayamayacak kadar küçüktür. Anne karakteri ise siliktir. Çünkü anne, ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır ve çocuklarına ayıracak hiç vakti yoktur. Kısacası aile fertleri Zeze’yi anlayabilmekten çok uzaktır.

    Zeze’nin mahalledeki insanlara yaptığı, çoğu kez zarar verme boyutuna ulaşan, şakalar ve yaramazlıklar, aslında yaşadığı yalnızlık duygusundan kaynaklanır. Ama o çevresindeki insanların söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Kötü bir çocuk olduğuna inanır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır. Bunlardan biri bir yarasadır. Diğeriyse yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Onlara isim takar ve onlarla konuşur.

    Aile fertleri dışında Zeze’yle ilgilenen birkaç kişi göze çarpar. Bunlardan biri Edmundo Dayı, diğeriyse Zeze’nin öğretmenidir. Edmundo Dayı ona aradığı sevgiyi değilse de en azından ara sıra para verir ve kendince yeni şeyler öğretir. Öğretmense söylenenlerin aksine Zeze’nin mükemmel bir çocuk olduğu görüşündedir.

    Bir süre sonra bir sokak şarkıcısı ortaya çıkar. Zeze onunla birlikte sokak sokak dolaşıp şarkı söylemeye başlar. Bu Zeze’nin severek yaptığı tek şeydir. Adam açık saçık şarkılar söylediği için babası onunla arkadaşlık etmesini istemez. Zeze bunu anlayamaz. Çünkü söylediği şarkıların anlamını bilmez. Bir gün sırf babasını mutlu etmek için ona bu şarkılardan birini söyler. Ve hayatının en kötü dayağını yer. Bu olaya en çok Gloria üzülür; aile fertlerinin onu dövmelerini yasaklar.

    Zeze, en büyük dostunu yine bir yaramazlık sonucu tanır. Bu daha çok tehlikeli bir oyundur. Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgarı ve hızı hissetmek, onun deyimi ile yarasa olmak Portekizli Manuel Valadares ‘in arabası çok fiyakalıdır. Bu yüzden yarasa olma oyununu bu araba üzerinde denemek için büyük bir istek duyar ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurup onu çevredeki herkese karşı rezil etmiştir. Yüreği yoğun bir nefret duygusuyla dolar. Sonraları onu daha yakından tanıma şansına sahip olur. Ve bu adam yaşamdaki en çok sevdiği insan haline gelir.

    Babasından yediği dayaktan sonra intihar etmeyi düşünür. Ama Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer. Ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki adamın ömrü buna yetmez. Bir süre sonra ölüm haberi gelir. Talihsiz bir trafik kazası geçirmiştir. Portekizli’nin ölümü Zeze’yi yaşamdan koparır. Daha sonra kendi içinde yaşadığı bir iç savaş başlar. Bu birkaç günlük süreç aynı zamanda Zeze’nin büyüme sürecidir. Hastalığı esnasında şeker portakalının çiçek açtığını öğrenir. Ama artık ne o, ne de yarasa önemlidir. Yaşadığı büyük acı Zeze’yi olgunlaştırmıştır.

    KİŞİLER:

    Zezè: Baş kahraman, yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir.
    Totoca: Zeze’nin ağabeyidir. Bencilce ve tutarsız davranışlar sergiler.
    Edmundo Dayı: Yaşlı bir akrabadır. Ona ailesinden çok daha iyi davranır.
    Jandira: Zeze’nin ablasıdır. Zamanını roman okumak ve sevgililerini düşünmekle geçirir.
    Gloria: Zeze’nin ablasıdır. Onu ailede en çok seven ve koruyan kişidir.
    Bay Arivaldo: Bir sokak şarkıcısıdır. Zeze ile aralarında sessiz bir dostluk gelişmiştir.
    Lala: Zeze’nin diğer ablasıdır. Son zamanlara kadar Zeze ile ilgilenmiş ama sonraları ya bıkmış, ya da sevgilisiyle olmayı tercih etmiştir.
    Luis: Zeze’nin küçük kardeşi, kardeşlerden en küçüğüdür. Ailede herkes tarafından sevilir.
    Luciano: Luciano adındaki yarasa, Zeze’nin isim takıp konuştuğu çok sevdiği arkadaşlarından biridir.
    Minguinho (Xururuguinho): Bir şeker portakalı ağacıdır. Zeze, Luciano gibi onunla da konuşur. Hatta onların da konuştuklarını düşünür.
    Bay Paulo (Baba): İş bulamadığı için psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Bu yüzden çocuklarına karşı yeterince sevecen ve sabırlı olamaz.
    Anne: Ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır. Çocuklarıyla ilgilenemez. Bu yüzden romanda arka planda kalır.
    Manuel Valadares (Portuga): Zeze’ye sevgiyi, yaşamın sevilebilecek yanlarını öğreten insandır. Onun iyi ve mutlu bir çocuk olabilmesi elinden gelen her şeyi yapar.
    Cecilia Paim (Öğretmen): Yaptığı bütün haylazlıklara rağmen onun mükemmel bir çocuk olduğunu düşünen duygulu ve anlayışlı biridir.

    ANA DÜŞÜNCE:

    Roman “Günün birinde acıyı keşfeden çocuğun öyküsü” cümlesiyle başlar. Bu cümle romanın ana düşüncesidir.

    Kitapta bir çocuğun olgunlaşma süreci işlenmiştir. Bu süreç sancılı bir doğumu andırır.

    GENEL YARGI:

    Yazar küçük bir çocuğun iç dünyasını bütün yalınlığı ile göz önüne sermeyi başarmıştır. Kitabın sonunda olgunlaşmanın ne denli zor bir süreç olduğunu algılıyoruz. Yani ana düşünce çok iyi işlenmiş. Bunun yanı sıra çocuğun yaşamı çok acıklı. Hangi okuyucu bu öyküyü okurken göz yaşlarına hakim olabilir ki?





  4. polat41
    Yeni Üye
    Tşk Sağaol Kardeş Bu şeker Porteklı Dimi öğretme Performans Verdide:d

  5. polat41
    Yeni Üye
    :d:d:d:d:d:d:d:d:d:d:d:d:d

  6. Berrak
    Bayan Üye
    Alıntı polat41 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Tşk Sağaol Kardeş Bu şeker Porteklı Dimi öğretme Performans Verdide:d
    evet şeker portakalının özetidir..


  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    Şeker Portakalı


    Kötü kitap yoktur. Zira kitaplar yalnızca yazıdan ibarettir; ancak bunları okuyanlar, okuduklarını hayatlarına kabul ettikleri zaman, eylem anlam kazanır. Şayet bu eylem bilenin ya da bildiğini düşünenin kendine veya kendinden ziyade olana zarar veriyorsa, kişinin etrafındakiler eylemin kötü olduğunu düşünebilirler. Meseleyi anlamaya başlayan “diğerleri” de öze indikçe, anlarlar ki bu kötü eylemler, kötü fikirlerden gelmiştir. Kötü fikirler de birinin kaleminden, kalemin ucundaki mürekkepten... Bu eşikten sonra kötü kitap da vardır, kötü fikir de, kötü insan da... Okur, okuduklarını paylaşan, paylaştıkça yükün bir kısmını olsun üzerinden attığını düşünen biri olmalıdır. Bununla birlikte okumaların çapı mümkün olduğunca genişletilmeli; ancak bu genişleme merdivenleri basamak basamak çıkmayı engellememelidir. Merdivenleri sırasıyla çıkabilmek için yolunuz el aldığınız üstat tarafından aydınlatılarak yürünmelidir. Nihayetinde bir yol ayrımına gelindiğinde verilecek karar karmaşık bir süreç olduğu gibi, bir kitabın ardından hangi kitabın okunacağı da son derece karmaşık bir süreçtir.

    Bizler, bizi okutacak üstatlardan mahrum yaşadık. Okullardaki öğretmenlerimiz bile derslerinde bahsi geçen kitaplardan habersiz bize öğrettiler durdular (Aklıma hep Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası” gelir. Ortaokulda öğretmenime sormuştum, bu kitap neyi anlatır diye. “Önemli mi?” diye cevap vermişti. Verdiği cevap o kadar sertti ki, “Önemsizse neden öğreniyoruz?” diye soramadım.) Gördüğüm kadarıyla öğrenim hayatımın üzerinden on yıllar geçmesine rağmen gelişmesi ve dikleşmesi gereken öğretmenler dikine dikine gidiyor ve ısrarla okumamayı yeğliyorlar. Ortalıkta dolaşan Türkiye’de okuma oranı en az olanların başını nadide öğretmenlerimizin çektiğini gösteren anketlere eminim ki öğretmenlerimizin vereceği akıllara durgunluk verecek cevapları vardır. Şükür ki artık öğretmenlerimi dinlemeyi bıraktım.
    Bu tip (!) bir eğitimden geçip de hâlâ okumayı seven ve ısrarla okumak isteyen bir kişi, ne olursa olsun gördüğü her kitaba sarılacak ve okumaya devam edecektir. Bu yol çetin ve uzundur. Bu şekilde yola başlayan bir okurun hayli yavaş yol alması da kaçınılmazdır. Tabi okur durumu idrak edince en azından ilerlemekte olunduğunu göz önüne alarak mevcut bilgiyi paylaşmak, tartışmak ve başkaları yolunu uzatmasın diye uğraşarak kendine şevk, yoluna aşk katar. Zira bilinen her bilginin sorumluluğu vardır. Okuyan, bilen, bildiklerini paylaşmadığı sürece o bilgiler insanı zehirler. Panzehir bir başka kitap değil, akıldakileri paylaşmaktan ibarettir.
    * * *
    Bunun gibi esaslı bir portreye kısık gözlerle bakmak gerek. Çünkü portreden yansıyan esas unsur göreceli olarak da olsa daima nitelikli kitap, yazar veya da fikirler üzerinde yürümeye çalışmak olsa gerek. Bu durum aslında tam da göründüğü gibi değil. Zira nadiren de olsa, sırf “İnsanlar acaba neden bu kadar etkileniyor?” diye düşünerek popüler kitap okumakta, tabi aynı zamanda da bu tip okumaları çok dikkatli yapmakta fayda var. Çünkü esasında bir kitabı popüler yapan, insanın kendisidir.
    Şayet yalnızca kitap okumak isteyen ve hangi kitabı okuyacağına karar veremeyen bir kişi, insanların ellerinde sıkça gördüğü kitaba yönelecektir. Sebebi basit: “Bu kadar kişi okuyorsa, bu kitap kötü olamaz.”
    Bu tip toplumsal seçicilikle okunan kitaplar genellikle beğenilir ve hatta potansiyel okurlara hararetle tavsiye edilir. Bu durum da kitabı haliyle daha da popüler yapar; ama kitabın içindekileri değil. Kitabın içindekiler, düşünülmemesi gereken, var olduğu bilinse de varlığından söz edilmemesi gereken öcülerdir. Tavsiye edilen asıl mesele “gündemi yakalayan, sosyal ve kültürlü okur kimliği”nden başkası değildir.
    Popüler kitaplara karşı cephe alan kişilerin durumlarıysa âfâkidir. Çünkü koşullanmalar neticesinde okunan ve okunduktan sonra duygusal yapısı değişen okur kimliğiyle akılcı bir tartışma yapmak ve okumak üzerine teati etmeye çalışmanın pek bir âlemi yoktur. Nihayetinde hem niteliği hem de niceliği tartışılsa bile mevcut eylem yetersiz, bilinçsiz ve hatta gereksiz bile olsa bahsettiğimiz merdivenin basamaklarından birini çıkmak için atılan, atılmaya çalışılan ve hatta atılması düşünülen bir adıma dair eylemi yansıtmaktadır.

    Altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken noktalardan birisi de okunan kitabın menşeidir. Kitabın hangi kültürü temsil ettiği, yazılış ve okunuş tarihi, seslenmeye çalıştığı sınıf, okur ile yazar arasında kurulması beklenilen bağ, anlatılanın doğru anlaşılması için öncelikle cevaplanması gereken sorulardır.
    Örneğin 1500’lü yılların sonlarında yazılan William Shakespeare’nin tragedyası Romeo ve Juliet’i okuyan körpe bir aklı ele alalım.
    Eser günümüzden 400 yılı aşkın zaman önce yazılmış olup, ana dili İngilizce’dir. Ancak bunca zaman önce yazılan eserde kullanılan kimi kelimeler o kadar eskidir ki, eseri günümüz İngilizce dili ile tekrar neşredebilmek için dahi İngiltere’de komisyonlar kurulmuştur. Varın, dilimize tercümesinin ne denli zor olduğunu, tercüme edilse bile eserde ne şekilde budamalar olduğunu siz düşünün.
    Doğru olan tek söz “Çevirmenler ihanet eder”dir. Zira şairane bir dille yazan Shakespeare eserlerini Türkçe çevirilerinden okuduğunuz zaman eserlerin neredeyse düz yazı olarak neşredildiğini görürsünüz. Uyak, ulama ve hatta herhangi bir kafiye görme şansınız pek azdır. Bu elbette ki İngilizce üstatlarının zafiyetinden kaynaklanmıyor. Çevirmenin doğası, ihaneti gerektirdiği, eseri tekrar kaleme alma mecburiyeti olduğu için çevirdiği esere ihanet ediyor. Dolayısıyla son derece kaba bir dille şunu söyleyebiliriz ki, okuduğumuz çevirilerin ancak % 80’ini yalnızca fikir edinmek ya da olay örgüsünü bilmek için okuyabiliriz, anlamak için değil. Çünkü eserlerin ana diliyle çevirisi arasında muhakkak fevkalâde anlam kaymaları olabilmektedir.
    Din tarihinde de böyle olmamış mıdır? Ne zaman ki milletler, tabi olduğu kutsal kitabı ana dilinden anlamakta zorlandıklarını düşündülerse, kendi dillerinde anlamaya çalışmışlardır. Protestanlığın ana temasını bu portre oluşturmaktadır. Türkçe dua ve ibadet arayışlarının nedeni de aynısıdır. Yani sanki o an yazılmışçasına, esas dili körpe akıldan uzak tutmak...
    Körpe akıl, tutucu ve benimseyicidir, çünkü siz ona ne verirseniz ömrü boyunca onu saklar. Atatürk’ün Şapka İnkılâbı (25 Ağustos 1925)’na dair sözleri bizlere körpe aklın ne şekilde işlediğini anlatmaktadır:
    - "Niçin Kastamonu’yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile yahut fesli, kalpaklı sivil elbise ile görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim, ilk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişlerdir. İtaatlidirler, munistirler. Adları mütaassıb çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim" dedi.
    Gelenekleri değiştirmek zordur. Şayet gelenekleri değiştirmek istiyorsanız kıvrak aklınız olması gerekir.
    * * *

    Körpe akıl için yaşanan sorun, benimsediği eseri sanki o an yazılmış gibi anlamasından kaynaklanmaktadır. Halbuki Shakespeare, yalnızca kendisine ve aynı dönemde birlikte yaşadığı İngiltere’dekilere kendi diliyle seslenmektedir. Fevkalâde bir ayrıcalık. Zaten böyle bir ayrıcalık olmasaydı Romeo’nun 15, Juliet’in 13 yaşında olduğunu düşünmenin imkânı olmazdı.
    Düşününüz bir kere. Bu trajedinin sonu intiharla bitmiştir. İntihar edenler aslında iki çocuktur. Şu dönemde buna benzer bir trajedi yazılsa, ne sübyancılık kalır, ne sapıklık, ne de sosyolojik deprem... Peki bu yanlışsa, Shakespeare’inki neden doğru? Akla gelmesi gereken ilk sorulardan birisi budur.
    Burada aklımıza Aristoteles’i getirelim. Şu zamanda Aristoteles’in keşfettiği her türlü doğrunun aslında yanlış olduğunu bilmemize rağmen Aristoteles okumaya devam ediyoruz ve buna da “öğrenmek” diyoruz. Meselenin tarihini anlamak için elbette ihtiyaç duyulacak bir husus; ama Shakespeare’de öyle mi? Anladığını anlatmakta zorlanan insanlar, anladıklarını kendi dilleriyle dayatmaya başlamışlardır. Shakespeare bu nedenle bir tek İngiltere’de değil, Dünyanın her tarafında “üstat”tır. Peki 13-15 yaşındaki çocukları intihar ettirmek, aileleri kan davasına sürüklemek... Bunlar bu üstatlık kurumunun neresine sığar?
    * * *
    Kitap okumanın adabı, usulü vardır. Nerede, hangi tür kitabı okuyacağınız, okuduğunuz kitabın öncesi ve sonrası önemli, düşüncelerinizin yapılanmasında etkilidir. Şayet son derece önemli bir eseri bu usule göre ya da uygun ortamlarda okumazsanız, okuduklarınızı anlamayabilir, yanlış anlayabilir ve hatta aktarabilirsiniz. Türk okuyucusu profilinin okuduğu bir kitabı eline alıp karıştırma ihtimalinin çok az, tekrar okuma ihtimalininse neredeyse olmadığını düşünürseniz, okumaların adaba ve usule uygun olarak yapılmasının ne denli önemli olduğunun farkına varabiliriz.
    Tabi bu genel tahlilin içerisinde yazarın profili de önemlidir. Yazar eserinde şayet anlatmak ve anlaşılmak isteğindeyse sorun yoktur. Anlaşılmamak isteyen yazardaysa sorunlarla karşılaşmamanın imkânı yoktur. Zira okur hangi cümlenin altını çizeceğini bilmez, neyi düşüneceğini kestiremez, gözlerini kapattığında bir önceki sayfada yazılanları hatırlayamaz. Her ne kadar bu durum pek görülmese de, kimi yazarlar vardır ki, eserini okuyanın bu halde aptallaşmış olması onu mutlu eder ve amacına ulaştığını hisseder.
    Tüm bunlar yazarın da okurun da müstakil akla sahip olduklarından farklı bir noktaya çıkmaz.
    * * *
    Az önce çevirmenliğini Aydın Emeç’in yaptığı Jose Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı isimli eserini okumayı bitirdim.
    Bu kitaba dair cümleleri yıllardır duyarım. Bu çok beğenilen, anlatıla anlatıla bitirilemeyen ve insanların hayatına yön veren bu kitabı -her ne kadar her kitabın belirli okunma yaşı olduğuna inansam da- okumamayı tercih ettim. Zira koşullanarak okuyacağım kitaba dair ortalama hisler çıkaracağımı düşündüm ve bu nedenle yeteri kadar objektif kalabilmek adına kendimi tuttum. “Orta yaş”ın doruklarına yürürken kitabı okumaya karar verdim.
    Kitabı kısa ve kabaca anlatan internetten bulduğum özet şöyle:
    Roman kahramanı Zeze çok çocuklu yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir. Olaylar işsizlik yüzünden ruhsal bunalımlar geçiren bir baba, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş bir ağabey ve ablalar etrafında gelişir. Küçük kardeşi Luis henüz yaşananları algılayamayacak kadar küçüktür. Anne karakteri ise siliktir. Çünkü anne, ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır ve çocuklarına ayıracak hiç vakti yoktur. Kısacası aile fertleri Zeze’yi anlayabilmekten çok uzaktır.
    Zeze’nin mahalledeki insanlara yaptığı, çoğu kez zarar verme boyutuna ulaşan, şakalar ve yaramazlıklar, aslında yaşadığı yalnızlık duygusundan kaynaklanır. Ama o çevresindeki insanların söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Kötü bir çocuk olduğuna inanır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır. Bunlardan biri bir yarasadır. Diğeriyse yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı... Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Onlara isim takar ve onlarla konuşur.
    Aile fertleri dışında Zeze’yle ilgilenen birkaç kişi göze çarpar. Bunlardan biri Edmundo Dayı, diğeriyse Zeze’nin öğretmenidir. Edmundo Dayı ona aradığı sevgiyi değilse de en azından ara sıra para verir ve kendince yeni şeyler öğretir. Öğretmense söylenenlerin aksine Zeze’nin mükemmel bir çocuk olduğu görüşündedir.
    Bir süre sonra bir sokak şarkıcısı ortaya çıkar. Zeze onunla birlikte sokak sokak dolaşıp şarkı söylemeye başlar. Bu Zeze’nin severek yaptığı tek şeydir. Adam açık saçık şarkılar söylediği için babası onunla arkadaşlık etmesini istemez. Zeze bunu anlayamaz. Çünkü söylediği şarkıların anlamını bilmez. Bir gün sırf babasını mutlu etmek için ona bu şarkılardan birini söyler. Ve hayatının en kötü dayağını yer. Bu olaya en çok Gloria üzülür; aile fertlerinin onu dövmelerini yasaklar.
    Zeze, en büyük dostunu yine bir yaramazlık sonucu tanır. Bu daha çok tehlikeli bir oyundur. Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgarı ve hızı hissetmek, onun deyimi ile yarasa olmak... Portekizli Manuel Valadares ‘in arabası çok fiyakalıdır. Bu yüzden yarasa olma oyununu bu araba üzerinde denemek için büyük bir istek duyar ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurup onu çevredeki herkese karşı rezil etmiştir. Yüreği yoğun bir nefret duygusuyla dolar. Sonraları onu daha yakından tanıma şansına sahip olur. Ve bu adam yaşamdaki en çok sevdiği insan haline gelir.
    Babasından yediği dayaktan sonra intihar etmeyi düşünür; ama Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer. Ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki adamın ömrü buna yetmez. Bir süre sonra ölüm haberi gelir. Talihsiz bir trafik kazası geçirmiştir. Portekizli’nin ölümü Zeze’yi yaşamdan koparır. Daha sonra kendi içinde yaşadığı bir iç savaş başlar. Bu birkaç günlük süreç aynı zamanda Zeze’nin büyüme sürecidir. Hastalığı esnasında şeker portakalının çiçek açtığını öğrenir; ama artık ne o, ne de yarasa önemlidir. Yaşadığı büyük acı Zeze’yi olgunlaştırmıştır.
    Şu kelimelere dikkat edebilir miyiz?

    • Şeytanın vaftiz oğlu
    • Bunalımlı baba
    • Sokak şarkıcısıyla çalışmak
    • İntihar etmek

    Burada da Romeo ve Juliet’teki gibi bir durum mu var acaba? Arkamıza yaslanıp derin nefesler çekerek düşünmeyi denesek mi?
    Kitapta çok yoksul ve yoksulluk bahanesiyle çok kötü aile ilişkilerine sahip bir aileden bahsediliyor. Çocuk evde durmuyor. Haylazlık yapmak daha güzel. Bu yüzden şeytanın oğlu demişler. Aile yapısı o kadar kötü ki çocuk mutlu olabilmek adına sokak şarkıcısıyla birlikte dolaşıyor. Arabası ve işi olan bir adamla dost oluyor, adam bir trafik kazasında ölünce de çok etkileniyor ve intiharı düşünüyor. Tabi tüm bunların içinde de yalnızlığından dolayı kimi hayali arkadaşlar ediniyor.
    Ana kalemler bunlar. Peki sorarım size, bu ana kalemler hayatımızı nasıl değiştirir? Peki, bu ana kalemlerin arasını dolduran his dünyasından ne umulur? Makul olunuz ve yalnızca aklınızı rahat bırakınız.
    Hani kimi zaman bizi aptala döndüren olaylarla karşılaşırız. Aslında doğrusunu biliyoruzdur; ama yanlışta da ısrarcı oluruz.
    Bu meseleye dair yazılabilecek çok satır var; ama müsaadenizle yazımı burada kesmekte fayda görüyorum. Çünkü birilerinin iyiliğini, doğruluğunu, dürüstlüğünü düşünen birileri, her zaman olacak diye bir kaide yok.
    Samimiyetle
    Aile, her şeyden önce gelir...

    Hayat Eylül 13 Eylül, 2007 - 21:58
    Sağ olunuz efendim, yine çok güzel bir konuya değinmişsiniz.
    Okumak konusunda dikkat edilmesi gerekenleri hatırlatmanız hoş bir seçim, yararlı olacağına inanıyorum.
    Hele ki söz konusu olan 'anlamak' sa...
    Şeker Portakalı' benim de adını çokça duyup, okumamış olduğum kitaplardan birisi...
    Bir şeyler yazmak için, okusam daha yerinde olur gibi gelse de, yazdıklarınızın çağrıştırdıklarına bir değineyim, izninizle...
    Bu aralar aile kurumunun önemine takılmış durumdayım.
    Dün akşam da kızımla, 2006 yapımı bir film izledik evde...
    İsmi, CLICK...
    Zaman, aile gibi kavramlar dokunaklı bir üslupla işlenmiş.
    Film kusursuz mu, fikrimce hayır...
    Etkileyici mi?
    Fikrimce evet, kesinlikle...
    Yazdığınız kalemler de bana çocuk gelişiminde ailenin önemini bir kez daha hatırlattı.
    Bunu dile getirmek istedim, bir kaç satırla da olsa...
    Bu vesileyle tüm üyeler ve okurlara, hayırlı Ramazanlar dilerken;işlerim dolayısıyla, bir süreliğine, aranızda ancak okuyucu olarak bulunabileceğimi belirtip, güzelliklerde buluşmk, iyiliklerde yarışmayı diliyorum, efendim.
    Selâm, saygı, sevgi, iyi dileklerimle...
    Hayat
    Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
    Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."


    • yorum için giriş ya da kayıt yapınız
    • tavsiye et
    • yazıcıya gönder


    sözün gücü

    fadlan 14 Eylül, 2007 - 04:59

    Aslında hep aynı şyleri duyarız.Aynı şyleride duymaya dvam edeceğiz.Fakat aynı şeyler öyle bir dille,öyle sözcüklerle anlatılır ki onu yaşamayı denemekten kurtulamazsınız.Sizi etkilemiştir çünkü.Sözlerin,kelimelerin gücü vardır.Öyle ki; Müslümanlar söz medeniyetinin çocuklarıydı, İslâm'ın zirve vahyi olan Kur'an onlara sözün gücünü öğretmişti. Kur’an vahyi ilk olarak “Oku Rabbin adına!” diye başlamıştı Ebu Cehil'in tokadı Kabe'de söz sarayının sultanı olan Kur'an'ı okuyan Abdullah b. Mes'ud'un sesini bastıramamıştı. Mekke reisinin karısı Hind'in tefinin sesi, tekbiri bastırmaya yetmemişti. Hattab oğlu Ömer'in tokadının sesi, Hattab kızı Fatıma'nın sözünü bastırmaya yetmemişti. Sonunda tokadın sahibi de, sözün gücüne boyun eğmişti. Nadr b. Haris'in ‘lehve'l-hadis’i (boş sözleri) vahyi bastırmaya yetmemişti. Bizler sözün gücünü unuttuk yada buharlaşıp gitti hayatlarımızdan…Söz vardır, içinde bir ağaç saklı olan bir çekirdek gibi; söz vardır, kendisi kocaman bir dağ gibi de olsa cansız ve anlamsız. Sözlerimizin çoğu anlamsız; azı anlamlı. ‘İlahi söz’ün ise, çoğunu anlamaktan aciz anlamlar barındırıyor cansız sözlerimiz. Söze hayat veren, manaların, tecessüm etmesi ve cansız sözlerimizi canlandırmasıdır. Nasıl ki, cansız bedenler ‘sevgi’yle canlanır. Bir mana üflenmesine muhtac sözlerimiz de, mananın ruhuyla canlanır. ‘İlim denilen çömleklerde pişirilir; hikmet denilen büyük küplerde saklanır; anlam süzgeciyle süzülüp;bizi, ‘Onun sözü’ne ulaştırmalı; parmaklarımız O’na işaret etmeli.Onun sözünden O’na ulaşmalı
    “Tağuta (şeytan ve şeytani işler) kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır.(Ey Resulüm!) Dinleyip de sözün en güzeline tabi olan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” [21]Allah razı olsun!Emek sarf etmişsiniz.Elinize sağlık.


    • yorum için giriş ya da kayıt yapınız
    • tavsiye et
    • yazıcıya gönder


    bir şeker portakalı ağacım olsun isterdim...

    enginfiroll 10 Kasım, 2007 - 12:46
    geç kalınmış bir okuma alışkanlığım yüzünden şeker portakalını 2003 yılında okumuştum.çok sevdiğim bir kişi tarafından hediye edilmişti.kitabın beni bu kadar etkileyebileceğini düşünmezdim.hayatımda büyük bir pencere açtı.vasconcelos'un diğer kitaplarını da okudum ama şeker portakalı tadını vermedi...sonra kitap okuma aşkıma vesile oldu...ama şimdi ben de sevdiğim o kişiyi kaybetmiş durumdayım..Zeze'ye çok üzülmüştüm ve başıma geldi...beni o yıllara götürdünüz...üzgünüm şu an ama yüzümde bir tebessüm...
    beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim

+ Yorum Gönder


şeker portakalı kısa özeti,  şeker portakalı özet,  şeker portakalı kitap özeti,  şeker portakalı özeti