+ Yorum Gönder
Okul ve Eğitim ve Coğrafya Forumunda Tarihe kaynaklık eden bir etnoğrafya örneği Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Zeynep
    Bayan Üye

    Tarihe kaynaklık eden bir etnoğrafya örneği








    Tarihe Kaynaklık Eden Bir Etnoğrafya Örneği


    Burçak Madran müze türleri adlı makalesinde Türkiye’deki müze türlerini koleksiyonlarına göre sınıflandırdığında 9 türden birinin etnografya müzeleri olduğunu söyler[1]. Bu makalenin bulunduğu aynı kitapta ise Zehra Erkün Oruçoğlu müzeyi şöyle tanımlar: Müzeler, kuruldukları ilk günden beri toplumun belleğini koruyan kurumlar olarak varlıklarını ve gelişmelerini sürdürmüşlerdir. Müzenin koleksiyonunu sergilemesi ile ziyaretçinin müzeye gelişi karşılıklı bir bellek koruma ve geliştirme eylemidir[2]. Bu iki veriden sonra şu soruyu sorabiliriz: etnografya müzeleri toplumsal belleği nasıl korur ve taşırlar? Yine etnografya müzeleri toplumun bütününün kültürel belleğini taşırlar mı? Etnografya müzeleri toplumu nasıl görür ve tasnif eder? Önemsiz gibi görünen bu sorular ışığında etnografya müzelerinin ortaya çıkış gerekçesi ve bugünkü işleyişlerinin arka planı anlaşılabilecektir.

    Tarihe kaynaklık eden bir etnoğrafya örneği.jpg

    Türkiye’deki müzecilik tarihinde de ayrı bir yeri olan Ankara Etnografya müzesine bir bakış olarak kurgulayacağımız bu yazı çerçevesinde, etnografya müzelerinin işlevlerinin isimlerinde taşıdıkları ibareye yakın olup olmadığını tartışacağız. Bunu sorgulaya bilmek için öncelikle etnografya müzelerinden bahsedip ardından etnoloji ve etnisite üzerinde durmaya çalışacağız. Müzecilikte yeni çoklu kültürel bakış açılarından söz ederek, konumuzun özünü teşkil eden Ankara etnografya müzesi örneğine döneceğiz ve tarihsel, ideolojik ve güncel işleyişinin aktarmaya çalışacağız. Sonuç bölümünde ise söylenenler üzerinden etnografya müzelerin ilişkin fikirlerimizi toparlamaya çalışacağız.

    II. ETNOGRAFYA MÜZELERİ

    Etnografya müzeleri günümüzde anlamlarını kaybetmiş ve birer gündelik eşya deposuna dönüşmüşlerdir. Yukarıda da bahsettiğimiz yazıda Burçak Madran, bu konuda, Türkiye’de Ankara Etnografya Müzesi dışında bu adı taşıyabilecek nitelikte kurumun olmadığını söylemektedir. Bu yazıda kendisi sorun olarak etnografik sunumun olmayışını önemli bir neden olarak vurgular. “Bu noktada, 1984 yılında yayınlanmış bir makaleden Türkiye’deki Etnografya Müzeleri ve müzelerin Etnografya Bölümleri ile ilgili bir bölümü aynen nakletmek yararlı olacaktır : “ Çeşitli tarihlerde satın alma yoluyla müzelere giren eserler; bu bölümde sergilenen eserler, hemen tüm Türkiye müzelerinde birbirine şaşılacak bir benzerlik göstermekle; genel olarak bir kaç halı, bindallı entari, sırma veya sim işlemeli kadife cepken, hemen her müze vitrininde gördüğümüz gümüş kemer, bilezik, bir kaç takı, uzun namlulu pistol, çeşitli kilit ve anahtardan oluşmaktadır. Bu malzemeyi bazen bir iki sedef kakmalı çekmece veya sehpa zenginleştirmekte, bazen de hangi bölgeden, hangi şemaya göre düzenlendiği meçhul sedirli mangallı bir Türk odası çerçeveyi tamamlamaktadır. Bütün bu malzemenin ne derece otantik olduğu, yakın-uzak, bölge kültürünü ne derece yansıttığı tartışmaya değer…”[3]. Bu uzun alıntıda da söz edildiği gibi etnografik müzeler genelde gündelik yaşamdaki objelerden yola çıkarak bir toplumun kültürünü yansıtmak iddiasındadırlar. Fakat bu acaba sunumdan mı kaynaklanan bir eksikliktir? Etnografya müzesinin tanımının yapılmadığı bu makalede sadece sorunun ne olduğu üzerine bir alıntıyla yetinilmiştir. Bu noktada bir etnografya müzesi tanımı almaya çalışalım. Mehmet önder müze çeşitleri tasnifi yaparken etnografya müzelerini ayrı bir sınıflandırmaya koymaz ve “tarih, sanat tarihi ve etnografya müzeleri” başlığında toplar bu klasmanı ise şöyle tanımlar: “Daha çok, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı devri maddi kültür ve sanat eserlerini içine alan müzelerdir. İstanbul’daki Topkapı Sarayı, İstanbul Türk ve İslam Eserleri, Vakıflar, Konya Mevlana, Ankara Etnografya Müzeleri gibi.”[4].

    Bu noktada etnografya’nınn ne olduğunu anlamak belki daha faydalı olabilir. Türk dil kurumu sözlüğü etnografyanın eş anlamlısı alarak budunbetim kelimesini öneriyor. Budunbetimi ise, “budunların töre ve alışkanlıklarını, ruh ve madde kültürlerini, bunların nitelikleri inceleyip betimleyen bilim” olarak tanımlıyor[5]. Dictionnaire Larousse Ansiklopedik Sözlük ise etnografyayı “belli bir etnik grubun tüm etkinliklerini betimleyici bir yaklaşımla inceleyen insan bilimleri dalı”[6] olarak açıklıyor. İki tanımlamanın da Önder’in tanımlamasının eksikliğini gösterdiğine şüphe yok. Bizde daha çok Türk toplumunun belirli bölgelere göre değişik karakterler taşıyan zanaat ürünlerinin sergilendiği kurum olarak bir kimlik kazandığını söylemek yanlış olmaz. diğer yandan bunun ne kadar etnografyaya ait bir etkinlik olduğunu tartışmak gerekir. Bu noktada şunu söylemek gerekir ki Zehra Erkün Oruçoğlu’nun tanımıyla toplumsal belleğin koruyucusu ve yaşatıcısı kurum olarak müzeler anlayışımızda, bizim etnik belleğimizi gösterecek bir kurumun eksikliğinden söz edilebilir. Etnografya müzelerinin bu amaca hizmet etmek için kurulup kurulmadıkları da ayrı bir başlık konusudur.

    Etnografya müzelerinin sadece, tanımına denk gelmeyen bir içerikte olmasının yanı sıra yukarıda etnografya tanımlarında da geçen diğer yanlarını vurgulamak yararlı olacak. Etnografya ile ilgilenen bilgi alanının bilgi yöntemi etnometodolojidir. Etnometodoloji, insanların, gündelik hayatları içinde, tam olarak bilincine varmadan kendiliklerinden kullandıkları yöntemlerin ya da eylem kurallarının bilimi, sosyal sınıfların, toplumsal kümelerin üyeleri olarak biz insanların sosyal gerçekliği nasıl anlamlandırdıklarının bilgisidir[7]. Demek ki etnografya toplumla ve onun içindeki kümelerle ilgili bilgi sağlamayı gerçekleştirmeli ve bunu her hangi bir topluluğu üstün göstermek için yapmamalıdır. Gündelik hayatın içinde tam bilincine varılamayan ilişkiler ve yaşam biçimleri toplumun gerçek davranış belleğinin kütüphanesidir. Bu açıdan bakılınca sanat müzeleri veya siyasi tarih müzeleri yoluyla elde edemeyeceğimiz bilgiyi etnografya müzeleri yoluyla elde edebiliriz. Son yıllarda artan folklor çalışmalarının da bu alanla sıkı ilişkide olduğu unutulmamalıdır. Dahası ICOM’un maddi olmayan kültür varlıklarının da müzelerin ilgi ve faaliyet alanına alınması en çok dil ve etnik alt grupların kültürlerine ilişkin bir alana karşılık geldiği için etnografya müzelerinin önemi de artmaktadır.


    III. ETNİSİTE VE TARİH

    Etnisite kavramı son zamanlarda küreselleşmenin getirdiği ulus ötesicilik görüşleriyle beraber bir devletin içindeki tüm halk tabakasının tanımı için kullanılmamaya başlandı. Bu kavramla artık sözü edilen, belirli bir tarihi geçmişi olan ve bu tarihin siyasi tarih olup olmamasının önemsiz olduğu, ve kendine ait bir anadili olan, din inanış ve sosyal yapı bakımından kendi içinde tutarlı ve bir devletin veya birkaç devletin siyasi idaresi altında bulunan topraklarda yaşayan küçük veya büyük insan topluluklarıdır. Yeni anlamlandırmayla bir devletin halk tabakası bütününü oluşturuyor olması önemsizleşmiştir. Fakat 20.yy. yüzyıl başında tebaa, toplum veya halk, ulus kavramlarıyla sözü edilen başka bir şeydi. Değişen durum siyasi olduğu kadar kültüreldir de.

    Etnisite kavramının tartışılmasıyla beraber ulus devletlerin kendilerini yasladıkları tek ulus paradigması da eleştiriye uğramış ve çok ulusluluk önerileri tartışılmaya başlanmıştır. Buna göre bir devletin kendisini ulus devlet kavramı gereği üzerine oturttuğu bir ulus vardır ve zaman içinde uluslaşma hayatta tahi, politika ve kültürde öteki kavramını yaratmıştır. Bu kavram önceleri büyük coğrafi sınırlar için örneğin; doğu-batı veya ırksal ayrışmalar için örneğin siyah-beyaz, söyleniyorduysa da artık bir devlet veya bölgedeki ayrı etnik yapılar için birbirlerini tasnifte kullanılan kavramlar olarak kullanıldığı da düşünülmektedir.

    İlhan tekeli tarihle ilgili görüşlerinde özellikle öteki kavramı üzerinde durur ve tarih biliminin bir öteki yaratma faaliyetine dönüşmesine engel olunması gereken alan olarak görür. “Öteki’nin olmadığı bir toplumu düşünmek zordur, Ötekinin olmadığı bir toplumda kimlikten, toplumsal gruplardan söz etmek olanaksızdır. Öteki çatışmaya neden olduğu kadar, yaratıcılığın mekanizmalarını oluşturan özenmeye, yarışmaya, hatta olumlu işbirliğine de kaynaklık eder. “Öteki”nin olmadığı bir toplum arayışı anlamsızdır.” der ve ardından “Bizler ve ötekiler hiç bir biçimde üstünlük ima etmeyen farklılıklar üzerine kurulduğun da, yada, içten ve dıştan sürekli olarak eleştirilerek üstünlük iddialarından arındırılarak sadece farklılıklara indirgendiğinde, bir sorun kalmayacaktır.[8]” diye tamamlar. Bu sıkıntının siyasi ve sosyal boyutlarıyla nasıl ortadan kaldırılacağını şöyle açıklıyor “çatışan grupları üst kimliklerinde bir araya getirmektir. Öteki yaratılırken üstü örtülenleri gün ışığına çıkarmaktır”[9]. Burada farklılıkların yok sayılarak değil tanımlanıp anlaşılmasını sağlayarak çözümün geleceği fikri vardır.








  2. Zeynep
    Bayan Üye





    Yine son zamanlarda tarih bilimi içinden çıkan “maduniyet çalışmaları” da böyle bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. “… yerleşik tarih yazım anlayışını sorgulayarak ve hakim ideolojilerce susturulan kitleleri analiz bilimi”[10] olarak tarif edilen maduniyet çalışmaları sesi çıkmayanlarında tarihi ve kültürü olduğunu söyler. Burada sesi çıkamayanlar kadınlar, çocuklar, yoksullar olduğu gibi ötekileştirilmiş etnisitelerde olmaktadır. kanımca etnografya ile önemli bir bağ oluşturacak olan bu alan yazısı olmayanların tarihi olduğunu ve bunu bulmanın tabi ki yazılı belgeleri karıştırmaktan geçmeyeceğini söyleyerek, gündelik hayattaki göstergeleri bir belge olarak okuyarak bu grupların tarihini bulmaya çalışırlar.

    Söylenenleri bir bütün olarak değerlendirecek olursak siyasi güç veya iktidar, ulus devlet döneminin karakteri olarak 20.yy.da toplum yapısını tek tip bir model olarak kurguladı ve bu süreçte öteki diye adlandırabileceğimiz grupların tarihi ve kimliğini görmezden geldi. Çeşitli kültür kurumları da bu ideolojik bakış açısıyla kurulduğu için bu kurumların işlev ve yaklaşımları bu ideoloji doğrultusunda gelişerek anlam kaybına uğradı. Tarih yazımındaki yeni yaklaşımlarla, eski yaklaşımlar tartışılıp, terk edilmeye başlanmıştır. Yeni yaklaşımların dikkati çektiği nokta tarihi dahası bilimin nesnesinin insan yaşamı olduğu ve bu insanın her tür gruptan gelen insanlar olduğudur.

    IV. MÜZECİLİK AÇISINDAN ETNİSİTE

    Sözünün ettiğimiz yeni yaklaşımlar müzecilikte de çeşitli etkilerini göstermiştir. Tarih vakfı organizasyonuyla 1995 yılında gerçekleştirilen kent ve toplumsal tarih müzeleri atölyesi’nde sunulan bildirilerin bir kısmı bu bildirilerin yayınlandığı kitapta “bölüm 5: kültürel çoğulculuğun ve toplum kesimlerinin toplumsal tarih müzelerine yansıtılması” başlığı ile bir bölümde toplanmıştır[11]. Burada ki sunumlarda bu yeni yaklaşımların bir kent müzesi biçiminde toplumsal tarih müzesinde hayata geçirilebileceği düşünülerek etnografya müzeleriyle bu konu arasındaki ilişkiden söz edilmemiştir. Bir toplum bilim kurumu olarak etnografya müzelerinin bu alana uygun hale getirilecek revizyonlara tabii tutulması veya bu perspektifle eleştirilmesi tercih edilmemiştir. Öte yandan müzelerin taşıdıkları toplumsal belleğin tek taraflı olabileceğinin dahası bir ideolojik muammaya çok yatkın olduklarının belirtildiği fikirler olarak bu bölümdeki sunuşlar önemlidir.

    Bölümün sunuş yazısında Burçak Madran’ın tarafsız bir alan, politik açıdan “tehlikeli”, anlayış ve karşılıklı saygı gibi ifadeler kullanması konunun hassasiyetini gösterdiği gibi bilim insanlarının bu yeni tartışmalar ışığında bu sunuşları kurguladıklarını gösteriyor. Bu kitaptan Tom L. Freudenheiım’ın yazısı Enola Gay üzerine yapılan bir sergiden edinilen deneyimler ışığında bazı saptamalarda bulunuyor. “Bir ulusal müze söz konusu olduğunda işler daha da karışıyor. Mesela ulusal gururun ve ulusal amaçların korunması gibi konular giriyor işin içine. Dünyadaki çoğu müze böyle görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nde o kadar açıkça ortaya konmamış olmasına rağmen, yüzyılın başında John Dewey “müzeler milliyetçiliğin anıtlarıdır” demiştir.”[12]. yine aynı yazıda yeni önerilerde var. Sergilemedeki metinlerin dilinin öznesinin kim olacağı sorusuna şöyle yanıt veriyor: “…giderek öyküleri anlatılacak kişiler, öykülerini kendileri anlat malıdır düşüncesine ulaşıyoruz. Onun için de, Smithsonian’m yeni Amerikan Yerlileri Ulusal Müzesi bu öngörü üzerine oturtuluyor ve öykü tamamen yerlilerin ağzından anlatılıyor. Çünkü yerli olmayan antropologlar yerlilerin öyküsünü tam anlatamazlar.”[13]. İsrail müzesinde görevli bir müzeci olan Rivka Gonen, kendi yaptıkları sergilerin amacının kültürlerin birbirini anlama ve tanıma olduğunu söylüyor. “Toplumsal tarih müzeleri, bu sorunlara çözüm bulma olanağı sağlar. Buralarda farklı kültürlerin sergilenmesiyle bu yolda bir adım atılabilir, böylece sosyal dokunun karmaşıklığı ortaya çıkarılabilir ve bütün bu grupların tarihsel arka planı ve nasıl buraya geldikleri anlatılabilir. Dolayısıyla geniş bir anlamda bakıldığı zaman, kent ve toplumsal tarih müzelerinin başlıca işlevlerinden biri sosyal gerilimi hafifletmek, yabancılara karşı düşmanlığı azaltmak ve grupların karşılıklı birbirini kabul etmesine yardımcı olmaktır.”[14]

    Yukarıda verilen örneklerle beraber düşünecek olursak, müzeler toplumun gündelik yaşamına dahil olacak kurumlar olarak ellerindeki imkanları kullanarak toplumsal bilginin insanların kullanacağı halde düzenlenmesi ve paylaşılması işini etnografya müzeleriyle yapabilir iye düşünüyoruz. Burada toplumsal olanın sadece bir grup ve onun tarihi ve kültürü olmadığını özellikle vurgulamak gerekiyor.

    V. TÜRKİYE ETNOGRAFYA MÜZELERİ AÇISINDAN BİR ÖRNEK ANKARA ETNOGRAFYA MÜZESİ

    Ankara etnografya müzesi Ankara kurulan ilk müzedir. Bir ulus devlet olarak Türkiye cumhuriyetinin başkentinde kurduğu ilk müzenin etnografya müzesi olması oldukça anlamlıdır[15]. Bu sebeple bu müze bir müze bina inşa edilerek oluşturulmuştur ve bu mekanda Türk toplumunun kültür sanat değerlerinin tanıtılması amaçlanmıştır. 1928’de Atatürk’ün emriyle kurulan müzeyi ulusal tarih bilinci yaratmak ve geliştirmek amacıyla 1931yılında Türk tarih kurumunun açılışı ve türk dil kurumunun açılışıyla beraber düşünmek lazımdır. Kendi tarihsel koşulları içerisinde devletin ideolojik olarak ta ihtiyaç duyduğu bir amaca yönelik kurulmuş olan bu kurumlar, ilerleyen yıllarda da Türkiye’deki resmi tarih ve kültür anlayışına model ve üst söylem geliştiren kurumlar olarak hizmet ettikleri bir gerçektir.

    Ankara etnografya müzesi halen hizmet veren bir müzemizdir. Çeşitli bölümlere sergi hizmeti veren müzeyi şöyle tarif edebiliriz. Giyim Salonu: Bu bölümde Anadolu’nun çeşitli bölgelerine ait Türk halk giyimleri, süs takıları, kadın başlıkları, berber takımları, nalınlar sergilenmektedir. İşlemeler Salonu: Salonda, çevre, uçkur, peşkir, kese, yatak örtüleri, çorap, hamam takımları gibi Türk elişlerinden örnekler görülür. Duvarlara Anadolu kilimleri asılmıştır. Dokumalar Salonu: Bu salonda Anadolu’daki tarihi do kuma sanatından seçkin örnekler yer alır, Osmanlı Devri Gördes, Kula, Bergama, Yörük, Mucur, Konya, Ladik, Uşak halıları, kilimleri; Osmanlı devri kumaşları, çatma kadifeler, bir şayak tezgahı ve aletleri. Madeni Eserler Salonu: Anadolu bakır işçiliğinin örnekleri, siniler, kazanlar, taslar, sahanlar, tepsiler, pirinç mangallar, fenerler, ibrik ve güğümler, sefer tasları. Ayrıca Anadolu’ya özgü bir yer sofrası, Anadolu bıçakları vs. Ankara Evi: 17. yüzyıla ait bir Ankara evinin bir odası; işlemeli tavanı, raflar, ocağı, dolaplar, sediri, döşemesi, lambası, aynası ve her şeyi ile yaşatılmakta. Gergef işleyen bir kadın ve ayakta bir Ankara seymeni giyimiyle sergilenmiştir. Koridor: Bu bölümde mutfak takımları, Çanakkale seramikleri, halter taşı, gürzler, müzeye bağışlanan çeşitli etnografik eserler, koşum takımları, ok sandığı, sigara takım ları sergilenmiştir. Oteki bölümde de Selçuklu ve Osmanlı devri çinilerinden örnekler, Türk cam eserleri, Çin-Japon porselenleri yer alır. Tekke Eşyaları Salonu: Anadolu’da tekke ve türbeler kapatıldıktan sonra, müzeye getirilen Bektaşi, Mevlevi, Bayrami, Rifai gibi tarikatların tekkelerinde kullanılan çeşitli eşyalar. Besim Atalay Salonu: Tanınmış bilgin Besim Atalay’ın, Etnografya Müzesi’ne bağışladığı müzelik eserler. Yazma kitaplar, levhalar, yazı takımları, paralar, silahlar, mutfak eşyaları, şamdan, buhurdan ve fenerler, işlemeli çekmeceler, çiniler, cam eserler, anahtar ve kilit koleksiyonu, halı-kilim ve dokuma örnekleri. Yazma Eserler Salonu: Salonda yazı, cilt ve süsleme yönünden sanatlı Kur’ yazma eserler, Osmanlı devri ferman ve beratları, nişanlar ve madalyonlar, hattatların kullandıkları yazı takımları, tanınmış Türk hattatlarının el yazıları ile levhalar, minyatürler sergilenmektedir. Ahşap Eserler Salonu: Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı devri ahşap işçiliği şaheseri minber ve mihraplar, mezar sandukaları, kapı ve pencere kanatları, rahleler, Selçuklu tahtı. Ayrıca vitrinde Selçuklu ve Osmanlı devri (İznik, Kütahya) duvar çinilerinden örnekler. Müzenin yazma-basma eserlerin bulunduğu kütüphanesi ile çeşitli belgelerin saklandığı arşivi de önemlidir[16].

    Yukarıdaki bölümlemeler temel olarak alındığında görülecektir ki bu müzeye Türk İslam eserleri müzesi demekte olasıdır. Koleksiyonun içeriği bu tip eserleri kapsamamalıdır diyemeyiz ama onu bir etnografya müzesi yapan bu koleksiyonu nasıl bir bilgi olarak aktardığıdır.

    VI. SONUÇ

    Etnografya müzeleri taşıdıkları ada uygun bir yapıya sahip olmadıkları gibi bir etnografik bilgi üretecek müze kurumu da ne yazık ki değiller. Özellikle son yüzyılın çok önemli konularından biri olan çok kültürlülük Türkiye’nin gerçek güncel sorunlarından biridir. Türkiye’de diğer kültür kurumları bir yana, müzelerin toplumsal görüntüyü ve farklılığı bir zengin olarak görüp sunması gerekirken etnografya müzeleri bunu sağlamanın çok uzağındadırlar. Bu salt bir malzeme değerlendirme sorunu olmayıp yanı sıra güncel kültür politikaları, tarih çalışmaları ve müzecilikteki yaklaşım problemlerinden kaynaklanmaktadır. Türkiye artık dilsel zenginliklerini de müzelerinde değerlendirebilecek bir aşamadadır, fakat güncel siyasi politik sıkışmaların müzelerimize yansıması olarak etnografya müzeleri alanlarını ilgilendiren bu gelişmelerden uzaktadır. Aşılması için daha fazla çaba gerekmektedir. Öte yandan etnografya müzelerinin bunu bir problem olarak görmeleri çözüm arayışının ilk koşuludur





+ Yorum Gönder


Hızlı Cevap Hızlı Cevap


: