+ Yorum Gönder
Okul ve Eğitim ve Bilgi Arşivi Forumunda Hoca ahmet yesevi türk kültürüne önemi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Zeynep
    Bayan Üye

    Hoca ahmet yesevi türk kültürüne önemi








    Hoca ahmet yesevi türk kültürüne önemi

    Hoca ahmet yesevi türk kültürüne önemi ilgili bilgi


    Pir-i Türkistan Hace-i Türkistan Hazret-i Sultan Sultanu'l-evliya Evliyalar serveri gibi unvanlarla anılan Hoca Ahmet Yesevî Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden birisidir. Tarihi şahsiyetinden ziyade menkıbevi şahsiyeti fikirleri kurduğu Yesevîlik tarikatı ile Türk milletinin manevi hayatında derin izler bırakmıştır. Türk milletinin ona karşı gösterdiği muhabbet ve saygının bir örneğine daha rastlanmaz. Bunun en güzel örneği aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Yesevî kültürünün etkisinin azalmak şöyle dursun artarak devam etmesi ve bugün bütün Türk ülkelerinde köklü bir gelenek halinde yaşatılmasıdır. Bugün Türkistan eski adıyla Yesi şehrindeki türbesi Türk dünyasının en kutsal ziyaretgahı olarak kabul edilmekte Ahmet Yesevî’nin sadece ismi bile bütün Türk dünyasını tek bir gönülde buluşturmaktadır.
    Hoca Ahmet Yesevî; hikmetleri kerametleri ve manevi şahsiyetiyle asırlardır halk arasında yaşamasına rağmen onu ciddi bir surette ilim alemine tanıtan M. Fuat Köprülü’dür. Günümüze gelinceye kadar da çok çeşitli araştırmalar sempozyum ve panellerle Hoca Ahmet Yesevî; Türk düşüncesine dini ve sosyal hayatına etkileri ve tarihi misyonu müritleri Anadolu’daki etkileri gibi bir çok yönleriyle ele alınmıştır.
    Bu araştırmaların Ahmet Yesevî ve fikirleri konusunda karşılaştığı en önemli mesele yaşadığı zamana ait eserlerinin orijinal nüshalarının bulunmamasıdır. Bu durum böylesine geniş bir alana ve zamana yayılan Yesevî geleneğinin temel kaynaklarını çok farklı muhtevalarla karşımıza çıkarmıştır. Sözgelimi heterodoks yapıya sahip tarikat ve zümrelerde yaşatılan Yesevî kültürüyle Sünni İslam’ın temsilcisi durumundan olan tarikatlarda bahsedilen Yesevî ve Yesevîlik farklı muhtevalarla karşımıza çıkmıştır.
    Bu mesele konuyu ciddi bir şekilde ele alan araştırmacılar için problem olmakla beraber bazı çevreler bu meseleyi dikkate almadan hatta görmezlikten gelerek taraflı ve bir nevi ideolojik çalışmalar içine girmişlerdir. Bu da ortaya bir çok yönüyle suiistimal edilmiş bir Yesevî tasavvuru çıkarmıştır.
    Bu noktadan hareketle Ahmet Yesevî’nin kendi eserleri ve hikmetleri olarak bilinen ve belli tarikat ve grupların adeta tekeline aldıkları malzemelerden hareket ederek yapılacak çalışmaların sağlıklı bir neticeye varamayacağı söylenebilir. Bu durumda Türk kültür ve edebiyatında 800 yılı aşkın devam ede gelen Ahmet Yesevî ve geleneğinin doğup yaşadığı devir ve muhitinin özellikleri sosyo-kültürel yapısı ve şartlarıyla beraber tesirde bulunmuş olduğu her zümreyi ve bölgeyi ciddi bir şekilde değerlendirmek gerekir.
    Diğer yandan Hoca Ahmet Yesevî’nin bu büyük şöhretini kazanmasına sebep olan Türklerin İslamlaşmasına katkısı ve Türklerin İslam anlayışına kazandırdığı değerleri kavraya bilmek için İslamlaşma sürecini hatırlamak gerekir. Yesevî’nin irşadı ve yankı bulduğu muhitin sosyo-kültürel özellikleri onun hakkında varılacak sağlıklı netice bakımından büyük önem arz etmektedir. Yaşadığı Devir ve Muhitin DeğerlendirilmesiAhmet Yesevî’nin yaşadığı dönemde Büyük Selçuklu İmparatorluğu eski kudret ye satvetini kaybetmiş inhitata yüz tutmuştu. Adı geçen bu Türk devletinin geniş coğrafyasında inanılmaz bir terör havası estirerek korkunç cinayetler işleyen Batini ve Rafızi unsurlar devleti içten kemirerek yıkma noktasına getirmişti. Ehl-i Sünnet Müslümanlarını temsil eden Abbasi Hilafeti de buhranlı bir dönemdeydi. Müslüman halk geleceğinden şüpheli bir halde iktisadi sıkıntılar içinde kıvranıyordu. Geniş İslam coğrafyasında adam öldürmeler baskınlar soygunlar yağmalar v.b. gibi faa liyetler Müslüman halkı tabir caizse canından bezdirmişti. Diğer taraftan kısa bir za man sonra zuhur edecek olan Moğol istilasının da ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.
    Ahmet-i Yesevî’nin yaşadığı coğrafi mıntıka genel olarak Türklerle meskundu.Ancak bunlar arasında bir birlik yoktu. Lüzumsuz ihtilaf ve mücade lelerle birbirlerine zarar veriyorlardı. Aynı zamanda bu zümreler henüz İslamiyet’i ve onun getirdiği yepyeni dünya görüşünü tam manasıyla benimseyebilmiş değillerdi. Hatta bu sathi Müslümanlar arasında Şamanizm’in Budizm’in ve Paganizmin izleri hala yasıyordu. İşte Ahmet-i Yesevî her şeyden önce birbirleriyle ihtilaf halinde olan ve değişik inançlara sahip Türkler arasında tesanüt ve birliği kurmalı ve onları bir gaye bir ülkü bir ideal etrafında birleştirmeli idi. Nerede bir Türk zümresi varsa oraya bu ülküyü bu mefkureyi götürmek zarureti vardı.
    Hoca Ahmet Yesevî’nin yetiştiği kültür ve medeniyet muhiti önceleri Hun ve Göktürk daha sonraları ise Karahanlı Gazneli ve Selçuklu devletlerinin etkisi altında kalan Maveraü’n-nehr bölgesidir. Bu bölgenin en belirgin özelliği adı geçen devletler vasıtasıyla tamamen Türk-İslam kültür ve medeniyet muhiti olmasıdır.
    Yesevî her yönden önemi büyük ve verimli olan Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresinde İslam ve aleminden ve Türkistan’ın her tarafından gelen talebelerle dopdolu medreselerde eğitim ve öğretim görmüştür. Devrin en ünlü alim ye mutasavvıflarından ders almıştır. böy1ece bütün Türk İslam dünyasını manevi yön1erden asırlarca etkileyecek şahsiyeti burada teşekkül etmiştir.
    Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresi; Farabi İmam Maturidi İbn Sina gibi pek çok Türk-İslam alimi yetiştirdiği gibi Hoca Ahmet Yesevî'yi de yetişmiştir. Çünkü Maveraü’n-nehre giren İslamiyet ile Türkün saf değerlerinin meydana getirdiği büyük kül tür ve parlak medeniyet anayurdun bir parçası olan bu muhitim kültür çevresinin her yön den bereketli olmasını sağlamıştır. Buhara Semerkant Taşkent Belh Merv ve pek çok ünlü ilim Sanat ve ticaret merkezleri İslam Türk aleminin İslam Türk irfanının göz ka maştırıcı birer ilim ve kültür merkezi haline gelmişlerdir.
    Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresi Hoca Ahmet Yesevî'den önce de son ra da pek çok ilim fikir din ve tasavvuf ehli yetişmiştir. Sosyal fen ve dini ilimlerde ye tişen nice alim ve filozoflar bütün İslam-Türk dünyasında ilim fikir ve düşünce hareket lerinin öncülüğünü yapmışlardır. Hoca Ahmet Yesevî Türk lükle İslamlığın etle tırnak olduğu bir kültür muhitinde yetişmiş ve yine bu muhitte hizmet vererek; şehirlerde yaşayanlara olduğu kadar özellik1e kasaba köy ve daha önemlisi bozkırda yasayan yarı göçebe halka anladıkları dil ve alıştıkları şekillerle yaklaşarak Türkler arasında bir düşünce ve davranış birliğinin dogma sını sağlamıştır. Hoca Ahmet Yesevî’nin tarih içendeki misyonunu belirleyen en önemli faktörlerden birisi bu kültür ve medeniyet muhiti ve bölgenin sosyal yapısı olmuştur.
    Türklerin İslamiyet’i Kabul Süreci ve Özellikleri
    Türk göçlerinin yıprattığı ve özellikle Türk-Bizans ittifakının sarstığı İran-Sâsânî Devleti'nin Arap harekâtı neticesinde yıkılması hadisesi Türk-İslam tarihi içerisinde büyük öneme haiz olan "Orta-yol" un açılmasını beraberinde getirmiştir. Bu yol ile Türkler hem İslam medeniyeti içerisine girmişler hem de Anadolu Türklüğünün temelini atmışlardır.
    Arap harekatının bu başarısı yani Sasanî Devleti'nin yıkılması (642) İslam sınırlarının Türkistan'a ulaşmasına ve Türkler arasında İslamlaşma hadisesinin başlamasına sebep olmuştur. Bu hadise Cihan tarihi açısından da çok mühim bir gelişme olup "Dünya tarihinde Türklüğün İslam'a intisâbı kadar başta önemsiz görünen fakat sonuçta tesiri büyük olan başka bir hadise gösterilmez." Ancak Arap fütûhâtının menfî karakteri neticesinde Türklerin İslam'a tamamen intisâbı ve müspet hizmet safhası bir hayli gecikmiş ve dolayısıyla bahsedilen büyük tesirlerin görülmesi daha sonraları olmuştur.
    Bu dönemde Türkler İslam ülkelerine "sızma" dediğimiz yolla girerek Emevîler döneminden itibaren askerî alanda görev yapmışlardır. Bizans hududunda oluşturulan "Avâsım-Sûgûr"bölgesinin vazgeçilmez gâzîleri haline gelmişlerdir. Ancak bu hadiseler geniş bir ihtida ortamı oluşturmaktan uzaktır. Abbasiler ile beraber yeni dönem başlamıştır. Özellikle 751 tarihindeki Talas savaşıyla başlayan iyi ilişkiler büyük Türk kitlelerinin İslam’ı kabulüyle devam etmiştir. Bir iki asır sonunda da İslamiyet’i kabul etmeyen Türk kitlesi kalmamış gibidir.
    Türklerin İslamlaşması ile bu özet bilgiden sonra bazı temel kavramlar üzerinde durarak Hoca Ahmet Yesevî’nin Türklerin İslam’ı kabulü anlayışı ve yaşayışı üzerindeki etkisine geçebiliriz. Bu kavramlar; İslam İslamiyet ve Müslüman kelimeleridir. Bunlardan “İslam” esasları Kur’an-ı Kerime dayalı olan ve Hz. Muhammet tarafından insanlara bildirilen ilahi mesajın adıdır. İslam ilahiyatı bu teorik çerçeve üzerinde uğraşır. “İslamiyet” ise bu ilahi mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu yaşanılan kültürleşen biçimdir. Bu biçim zamana mekana uyarlanarak bu zaman ve mekan içindeki daha eski kültürel alt yapılarının etkisiyle değişik yorumlar uygulamalar ve zihniyetler yaratır ki işte buna “Müslümanlık” denir. Bu değişkenlik yüzünden bir tek Müslümanlık değil bir çok Müslümanlıklar vardır.
    Bu tarifler ilk bakışta yadırgansa da aslında tarihsel bir sürecin bir vakıanın ifadesinden başka bir şey değildir. Bu süreç İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasıyla başlamış ve değişik kültürlerle temasa gelmiştir. Bu etkileşim İslam’a dahil olan çeşitli toplumların sosyo-ekonomik yapılarına uygun yorum ve uygulamalara sebep olmuştur.
    İşte Türklerin İslamiyet’i kabul etmeye başlamalarıyla bahsettiğimiz hadise Türkler üzerinde de etkisini göstermiştir. Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapı farklılıklarından kaynaklanan değişik dinî yorumların oluşmasın sebep olmuştur. Şehirlerde yerleşik hayat sürdüren ve dolayısıyla İslamiyet’in kitabî kültürüne açık olan Türk zümrelerin İslam anlayışı ile kültür ve medeniyet merkezlerinden uzakta bulunan konar-göçer muhitlerinde gelişen İslam anlayışında farklılıklar doğmuştur. Böylece klasik İslam anlayışının dışında eski Türk kültürünün İslamiyet’le uzlaştırıldığı konar-göçerlere has bir İslam anlayışı ortaya çıkarılmıştır.
    "Heterodoksi" de denilen bu anlayış Türkmen muhâcereti neticesinde Anadolu'ya getirilmiş ve bu yeni coğrafyada Türkmen Babalarının önderliğinde yayılmıştır. Şüphesiz Anadolu'ya gelen Türkler arasında; yerleşik hayatın içinden büyük kültür merkezlerinden göçen ve tam mânâsıyla Müslümanlaşmış olanlar var ise de çok sathî bir şekilde İslamlaşmış hatta hiç Müslüman olmayanlar da mevcuttur. Nitekim Anadolu’daki İslamlaşma 13. hatta 14.asra kadar devam edecektir.
    Ancak bahsettiğimiz bu farklı İslamî yorumun şuurlu bir siyasî-ideolojik muhâlefetten değil belirttiğimiz sosyo-kültürel ve ekonomik şartlardan kaynaklandığı unutulmamalıdır. Zira Türkmenlerin Müslümanlığı; eski gelenek ve göreneklerinin inanç ve hayat tarzlarının zâhiren İslamlaştırılmış şekliyle devam ederken yerleşmiş İslamî anlayışın tecellisi durumunda olan yönetimlebir çatışma haline gelmemiştir. Böyle bir çatışma "Babaîler İsyanı" için söz konusu olsa da işin asıl ilginç yanı Babaî tâifesinin Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve inkişâfında büyük hizmet görmesidir.
    "Heterodoksi" Yunanca bir kelime olup gerçek ve doğru olarak kabul edilen "ortodoks" un karşıtıdır. Belirli bir dinin kâidelerine ve naslarına uygun ve doğru yol sayılan inançlardan ayrılan her inanç sistemi "heterodoks" olarak kabul edilir.Özellikle Hıristiyanlık için kullanılan bu kelime "kilise tarafından kabul edilmiş ve esasları kesin hükümlerle belirlenmiş resmî din anlayışının dışına çıkanlar yani itizâl ederek kâfir sayılan fırkalar" için kullanılmıştır. Bu tabirin İslamiyete aktarılması ise; yani "ortodoks"un ehl-i sünnet "heterodoks"un da diğerleri için kullanılması; fevkalade ciddî yanlışlıklara ve karışıklıklara sebep olacağından dolayı doğru değildir. İslam'da; Allah Hz. Peygamber ve Ahiret inancını benimseyen herkes İslam dairesi içinde kabul edildiğinden bu esasların dışındaki hususların anlaşılma ve anlatılma şekilleri üzerindeki farklı görüşleri savunanlar ve bu görüşlerini tevhidi zedelemeyecek şekilde kendi kültürlerinden gelen unsurlarla bezeyenler kesinlikle yukarıdaki mânâda heterodoks kabul edilemez. Aksi halde "İslam dünyasında dün de bu gün de sadece heterodoks var olmuştur" demek gerekir ki bu da gayr-i ilmî ve gerçek dışı bir mütalâa olur. Zaten İslamiyet tarih boyunca ona inananların millî ve mahallî kültürleriyle yaşamış ve zenginleşerek günümüze ulaşmış olduğundan İslamiyet’in Atlas okyanusundan Çin sınırına kadar değişmez bir sistem olduğu iddia edilemez. Dolayısıyla eski millî kültür değerlerini ve inançlarını İslamiyet’e katarak kendilerine has bir anlayış oluşturan; bunu yaparken de İslamiyet’in aslına ve özüne zarar vermeyen zümreler"heterodoks" olarak değerlendirilemez. Bu manada Anadolu’daki konar-göçer Türkmenlerin de günümüzde bile izlerine tesâdüf edebileceğimiz bu Türk kültürüyle bezeli İslamî anlayış ve yaşayışlarından dolayı "heterodoks olmayacakları malumdur. Bundan dolayı bu tabir yerine "Konar-göçer Türk İslam’ı" "Heterodoks Türk İslam’ı" veya "Türkmen Sünnîliği" tabirlerini kullananlar da olmuştur.
    Bu heterodoks Müslümanlığın Sünni Müslümanlıktan farklarını şu noktalarda toplamak mümkündür.
    -Siyasi Boyut: Sünni İslam Türk tarihinde genellikle devletin ve siyasi otoritelerin resmi tercihini oluşturmuş heterodoks İslam ise Safeviler gibi birkaç örnek dışında hep siyasi otorite ile uyuşmayan bir ideolojiyi temsil etmişlerdir.-Sosyal Boyut: Sünni İslam genellikle yerleşik çevrelerin heterodoks İslam ise konar-göçer çevrelerin inancı olmuştur. -Teolojik Boyut: Sünni İslam Kur’an ve sünnet temelinde gelişmiş ve sistematik olarak yazıya geçmiş ve bir teoloji ortaya çıkarmıştır. Heterodoks İslam ise sistematik değildir. Daha çok mitolojik senkretik ve sözlü (şifahi) temele dayanan bir inanç mozaiği oluşturmuştur.Heterodoks İslam’ın temel karakteristiğini ise şu üç noktada toplayabiliriz.
    1- Bu İslam biçimi her şeyden önce bağdaştırmacıdır. Yani Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir zaman ve mekan sürecinde İslam’dan önce Türklerin bazı inançları veya sonradan kabul ettikleri Maniheizm Budizm gibi bir çok dini ve mistik kültür kalıntılarının yüzeysel bir İslam ile karışmasıdır. İşte bu karışıma senkretizm diyoruz2- Bu İslam biçimi hem bizzat tasavvufi bir karakter arz ettiği hem de İslam öncesi döneme ait mistik bir temel üzerine oturmuş olduğu için koyu mistik bir yapı sergiler. Bu 11. yüzyıldan itibaren Ahmet Yesevî ve benzeri halk sufilerinin propaganda ettiği popüler tasavvufun yoğurduğu bir Müslümanlık anlayışıdır. Bu sufi karakter o kadar güçlüdür ki Bektaşilik gibi bir tarikat olmadığı halde Alevilik bu mistik karakteri bu gün bil çok kuvvetli bir biçimde yansıtır. 3- Bu İslam biçimi aynı derecede kuvvetli bir mehdici karakter arz eder. Yani ezilmiş haksızlığa uğramış hor görülmüş bir toplumsal psikoloji temelinde gelişen günün birinde onu bu durumdan kurtarıp özlediği yepyeni bir düzene bir yeryüzü cennetine kavuşturacak ilahi bir şahsiyetin karizmatik bir liderin geleceğine inanır. Nitekim tarih boyunca bu heterodoks Türk Müslümanlığına mensup çevrelerin merkezi yönetimlere siyasi iktidarlara karşı geliştirdikleri bütün dini-sosyal hareketleri istisnasız bu mehdici yahut mesiyanik karakteri ortaya koyar. Bu karakter bir ölçüde Sünni halk İslam’ında bulunmakla beraber bu kadar güçlü ve temel nitelikte değildir.
    Görüldüğü gibi bu heterodoks İslam ayrı bir din olmadığı gibi bir mezhep de değildir. Onun için söylenecek tek şey bir halk İslam’ı olduğudur. Bahsedilen halk ise büyük ölçüde konar-göçer Türkleri veya Türkmenleri ifade etmektedir.
    Ahmet Yesevî bu bilgiler ışığı altında değerlendirilmelidir. Zira Ahmet Yesevî İslamiyet’in Türkler arasında yayıldığı sırada ortaya çıkmış özellikle konar-göçer Türkmenlerin yaşadığı bir muhitte yaşamış ve bunlara onların anladığı basitlikte ve açık bir dille irşatta bulunmuştur.
    Hoca Ahmet Yesevî’nin yaşadığı muhit devir ve hitap ettiği zümrenin özelliklerini bu şekilde verdikten sonra Yesevî’nin menkıbelere karışmış hayatı ve diğer özelliklerine geçebiliriz.
    Hoca Ahmet Yesevî’nin Hayatı
    Ahmet-i Yesevî’nin hayatı genel olarak tarihi ve menkıbevi olmak üzere iki başlık altında değerlendirilmektedir. Ancak tarihi şahsiyetine dair vesikaların yetersiz olası mevcut bilgilere menkıbelerin karışmasını beraberinde getirmiştir. Esasen halk arasında yaşayan Ahmet Yesevî de her şeyden çok menkıbevi hayatı ve kerametlerinden ibarettir. Dolayısıyla sağlam bir hükme varmak bazen güçtür. Buna rağmen tarihi kaynaklardan bazı menakıb-namelerden ve bizzat "Hikmet" adı verilen manzu¤melerden elde edilen bilgiler onun menkıbelerle karışmış tarihi ha yatı şahsiyeti ve tesirine dair bazı gerçekleri ortaya koyacak durumdadır.
    Elde edilen bilgilere göre Ahmet-i Yesevî Çimkend şehrinin doğusun da yer alan Şahyar nehrinin küçük bir kolu olan Karasu çayı yakasındaki Sayram kasabasında dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi olmamasına rağmen genel olarak l083 tarihi kabul edilmektedir.
    İsficab veya Akşehir adıyla da anılan Sayram önemli bir yerleşim birimiydi. Halkını Türkler ve Acemler oluşturuyordu. Bazı kaynaklar onun Yesi bugünkü adıyla Türkistan şehrinde doğduğunu ifade etmişlerdir. Ancak Yesevî’nin hikmetlerinden birinde doğum yeri olarak gösterdiği Türkistan’dan Yesi’den çok genel olarak Türkistan bölgesinin anlaşılması daha isabetli olacaktır.
    Babası Sayram'ın tanınmış şahsiyetlerinden olup ilmi fazileti ve kerametleriyle şöhret bulan Şeyh İbrahim adli bir zattır. Şeyh İbrahim'in Hz. Ali neslinden geldiğine dair kayıtlar bulunmaktadır. Annesi Şeyh İbrahim’in halifelerinden Musa Şeyhin kızı Ayşe Hatundur. Ahmet Şeyh İbrahim'in Gevher Şehnaz adli kızından sonra dünyaya gelen ikinci çocuğudur.Önce annesini daha sonra babasını kaybeden yedi yaşındaki Ahmet’in bakımı ve terbiyesi ile ablası Gevher Şehnaz ilgilenir. Bir müd det sonra bilinmeyen bir sebeple Gevher Şehnaz kardeşini yanına alarak Yesi'ye yerleşir. Ahmet-i Yesevî ilk tahsiline burada baslar. Kısa bir süre sonra Yesi'de büyük bir şöhreti olan ve Horasan Melametiliğini temsil eden Aslan Babaya intisap eder. Ahmet-i Yesevî Aslan Babanın yakın ilgisi ve irşadıyla kısa zamanda olgunlaşır ve mertebe ler aşar. Esasen küçük yaşına rağmen bir takım tecellilere mahzar olması Aslan Babanın terbiye ve irşadına nail bulunması Hz. Peygamberin manevi işaret ve delaletine dayanıyordu.
    Hikmetlerde Aslan Babanın Arap asıllı ve ashabın ulularından olduğu dünya rahatına ve ni metlerine değer vermediği bir diken kulübesinde ömrünü geçirdiği Hz. Peygamberin takdir ve teveccühüne mahzar olduğu Hz. Peygamberin böyle bir ümmeti olduğu için Allah’a şükrettiği 400-450 sene yaşadığı anlatılır.
    Ahmet-i Yesevî Aslan Babanın vefatından bir sonra o zamanın önemli kültür merkezlerinden biri olan Buhara gitmiştir. Buhara o sırada Karahanlilarin idaresi altında bulunuyordu. Yesevî bu şehirde devrin önde gelen alim ve fakih ve tasavvufun büyük simalarından Şeyh Yusuf Hemedani'ye intisap eder. Bazı kaynaklar Şeyh Yusuf Hemedani'ye Semerkand'da intisap ettiğini bildirirlerse de doğru değildir. kısa zamanda şeyhinin teveccühünü kazanıp ondan aldığı feyiz ve irşatla kemal mertebesine ulaşır ve Şeyh Yusuf’un üçüncü halifeliğine yükselir.
    Yesevî yetişmesinde rolü olan iki büyük şahsiyetten biri olan Aslan Babadan Melamet esaslarını Yusuf-i Hemedani'den ise züht ve takva riyazete mücahede ibadet ve zikir esaslarını alır. Şüphesiz ki Ahmet-i Yesevî'nin yetişmesinde rolü olan sadece bu iki büyük zat değildir. Hikmetlerinde Şakik-i Belhi Bayezid-i Bistami Şibli Ma'ruf-i Kerhi Cü neyd-i Bağdadi Hallac-i Mansur ve İbrahim-i Edhem gibi büyük mutasavvıfların tesiri altında kaldığı böylece zengin bir muhteva kazanmıştır.
    Şeyh Yusuf-i Hemedani'nin vefatından (hicri 535/miladi 1140) bir müddet sonra irşat mevkiine Şeyh Abdullah-i Berki ve Şeyh Hasan-i Endeki’nin ardından 1160 yılında Ahmet-i Yesevî geçmiştir. Bir süre bu irşat mevkiinde kalan Ahmet-i Yesevî vaktiyle Şeyhi Hemedani'n verdiği bir işaret üzerine irşat mevkiini dördüncü halife Abdulhalık-i Gucduvani'ye bırakarak Yesi'ye döner. Bu dönüşün hangi tarihte olduğu belli değildir; ancak vefatına kadar burada kalmıştır.
    Ahmet-i Yesevî'nin Yesi'de irşada başladığı sırada Türkistan'da Yedisu havalisinde kuvvetli bir İslamlaşma ile beraber tasavvuf cereyanı da yayılmaktaydı. Medreselerin yanında kuru lan tekkeler tasavvuf cereyanının dolayısıyla bir takım tarikatların merkezleri durumundaydı. Yine bu yıllarda Maveraünnehr'i idaresi altında birleştiren Sultan Sencer vefat etmiş (1157) Harezmşahlar kuvvetli bir devlet haline gelmeye başlamışlardı. Bu şartlar altında Ahmet-i Yesevî Sir-derya havalisinde Seyhun'un ötesindeki bozkırlarda yaşayan yarı göçebe Türkler arasında kuvvetli bir nüfuz sahibi olmuştu. Etrafına İslamiyet'e bütün samimiyetiyle bağlı olan yerli halk zümresi ile göçebe köylüler toplanıyordu. Bu sebeple Ahmet-i Yesevî etrafında toplanan bu insanlara İslam'ın esaslarını şeriat hükümlerini Tasavvufun inceliklerini kurucusu olduğu Yesevîlik tarikatının adap ve erkanını "Hikmet" adi verilen manzumelerle öğretmeye çalışıyordu. Dervişleri vasıtasıyla en uzak Türk topluluklarına kadar ulaştırılan bu manzumeler Türkler arasında İslamiyet'in yerleşmesine ve bir inanç birliğinin teşekkülüne hizmet ediyordu.
    Ananeye göre Ahmet-i Yesevî Hz. Peygamberin sünnetine aşırı bağlılığı sebebiyle altmış üç yaşına geldiğinde yeryüzünde yaşmayı sün nete aykırı bularak tekkesinin avlusunda bir çilelehane kazdırmış ve buraya çekilerek ömrünün geri kalan kısmini burada geçirmiştir.
    Yine ananeye göre vefatından sonra da kerametleri devam eden Ahmet-i Yesevî Emir Timur'un (1336/1405) rüyasına girer ve zafer müjdesinde bulunur. Timur 1396 yılında Seyhun'u geçerek Yesevî'nin kabrini ziyaret için Yesi'ye gelir. Ziyaretten sonra kabrin üzerine bir türbe yapılmasını emreder. İki sene içinde devrin mimari karakterini yansıtacak bir türbe ile cami ve dergahtan ibaret bir külliye yapılır. Zamanla harap olan türbe kuvvetli bir ihtimale göre Özbek hanlarından Şeybani Han tarafından onarılır. Nakşibendi Tarikatına mensup olan Şeybani Han'ın Yesevî'ye beslediği büyük saygı Hocanın Özbekler arasında da büyük bir şöhret ve nüfuza sahip olduğunu göstermektedir. Türbe bugün dahi bütün Türkler için Yesevî kültürünün merkezidir.
    Fikrî Kişiliği
    Yesevî her şeyden önce tarikat sahibi bir bilgin mürşit ve mutasavvıf bir şairdir. Manevi hayatı yüzyıllarca Türk milletini etkisi altına almıştır. Çeşitli tarikatlara da etki etmiştir. Kerametleri ve menkıbeleri Türk dünyasına yayılmış ve benimsenmiştir. Bunun kadar değişik yerlerde yaşayan Türk toplulukları arasında büyük bir üne sahip başka bir veli yoktur. Kerametleri ölümünden sonra da sürmüş etkisi günümüze kadar devam etmiştir.
    Ahmet Yesevî iyi bir medrese eğitimi yanında tasavvufu da bilen bilgin bir kişidir. Devrin geçerli dilleri olan Arapça ve Farsçıyı çok iyi bilmesine rağmen bildiklerini yerli halka ve göçebelere anlayabilecekleri bil dilde aktarmıştır. Bilgisini halka aktarmayı ve halkla bütünleşmeyi sağlayan en usta aydınlarımızdan biridir. Görüşlerini ve düşüncelerini sade bir dille ve halk edebiyatı nazım şekilleri ve hece vezniyle manzum olarak aktarmıştır. Şiirlerinde ilahi aşkı işlemiştir. Kısaca onun şiirleri tavizsiz olarak İslam dini esaslarına dayanmaktadır. Sade ve didaktik olan şiirlerini araç olarak kullanmıştır.
    O tasavvuf ruhunu dini ilimlerle meczetmiş her iki kaynağın oluşturduğu engin bilgi ve ruh birikimi ile insanları derinden etkilemiştir. şeriat ve tarikatı bünyesinde kusursuz bir sentezle birleştirmiştir. Konargöçer Türkleri irşat metodunda kullandığı sade ve anlaşılır dil amacını tam olarak yansıtmaktadır.
    Edebi Kişiliği
    Ahmet-i Yesevî'nin şeriata ve sünnete son derece bağlı bir mümin ilahi aşka inanmış bir mutasavvıf olarak sanat endişesinden uzak bir mürşide hüviyetiyle çevresinde toplananlara inanç ve düşüncelerini telkin etmesi tabii idi. Onu sadece sanat ölçüleri içinde değerlendirmek doğru olmaz. Hikmetlerinin tamamen basit kuru ve edebi değerden mahrum olduğunu söylemek de doğru değildir. Bazı hikmetlerin tasavvufi halk ede biyatımızın güzel örneklerinden olduğunu kabul etmek gerekir. Onun için nazım gaye değil bir vasıta idi. İslam ve Tasavvuf kültürüne sahip Arapça ve Farsça’yı iyi bilen Yesevî'nin çevresindeki İslam’ı yeni kabul etmiş veya henüz kabul etmemiş halka ve bozkır göçebelerine hem İslamiyet’in esaslarını hem de Tasavvufun inceliklerini öğretmek için hikmet tarzını seçmesi çok isabetli olmuştur. Hikmet tarzının kurucusu Ahmet-i Yesevî edebi şahsiyetinden ziyade fikri şahsiyetiyle tarihi hayatından ziyade menkıbevi hayatı ile Türk fi kir ve kültür hayatinin önde gelen simalarından biridir. Yesevî dervişle riyle bütün Türk dünyasına yayılan hikmet tarzı en güzel meyvelerini "ilahi" adıyla Anadolu'da Yunus Emre ile vermiştir.
    Tebliğ Metodu
    Hz. Peygamberin vefatını müteakip İslam nuru 30 yıl gibi kısa bir zamanda Irak Iran Suriye Mısır ve Anadolu'nun güneyine ulaşmıştır. Dört halife döneminde bu topraklar sadece fethedilmekle kalmamış halkı da önemli ölçüde İslamiyet’e girmiştir. Bu İslamlaştırmada kılıcın ye devlet politikasının önemli bir etken olduğu gözden kaçırıla maz.
    Buna karşılık Türk illerinin fethine baktığımız zaman İslamiyet’in Türkler arasında yayılışı tasavvuf ve birer halk kahramanı olan Alp-Erenler vasıtasıyla olmuştur. Türk ruhu İslam öncesinde de mistik duygu ve düşüncelere hazırlıklıdır. Kainatı saran gizli ve güçlü manevi kuvvetler tasavvuru onun bütün inanç tarihinde mevcuttur. Varolduğu gün den bu yana büyük destan geleneğine sahip ve destan kahramanlarında daima manevi üstünlük harikulade haller tasavvur etmeye alışmış; adeta onları kutsallaştırmış bir ırk için İslam Tasavvufunun insan-ı kamil evliya anlayışı hiç de yabancı bir anlayış değil di. İlahi nurun dünyada insanı bedeninde tecellisi milli kahramanlarının böyle bir nurdan yaratıldığına asırlarca inanmış bir millet için yabancı bir tasavvur değildi.
    Türk Milleti kendilerine Allah yaratılış ölüm cennet cehennem v.b. gibi kavram lar üzerinde çok çekici ve duygulandırıcı sözler söyleyen İslam dervişlerini asla yadırga mamış onları kendi şaman ye Kamlara benzeterek heyecanla saygıyla karşılamış ve severek bağlanmıştır. Yeni heyecan ve ülküler terennüm eden bu dervişler adeta Türkistan’ın gönlünü fethetmiştir. İşte bunların en büyüğü ve sembol ismi Ahmet Yesevîdir.
    Kendisinden sonra gelen şöhretli İslam mutasavvıfları tarafından Pir-i Türkistan diye anılan Ahmet Yesevî kuvvetli şahsiyetiyle Türkler arasında asırlarca yasayan büyük bir tarikat kurdu ki bir Türk tarafından ye Türkler arasında tesis edilmiş ilk tarikattır. Gerek Ahmet Yesevî ye gerekse Yesevîligin Türkler arasında bu derece sevilip tutulmasının sebebi basit sade bir itikat ve yaşantıyı tebliğ etmesiydi. Zira Yesevîlik hiçbir zaman derin bir panteizm neşr ve telkinine çalışmadığı gibi çeşitli inançların kaynaştığı fikir anlayışlarından da uzaktır. Çünkü kurucusunun şahsiyetinden başka yayıldığı sahanın manevi ve fikri tarihi de böyle bir şeye elverişli değildi. Bu saha saf berrak bakir bir bozkırdı. Her ne kadar Türkler o zamana kadar Hint Çin İran ve hatta Nesturi ve Süryaniler kanalıyla Hıristiyan fikir ve düşüncesiyle sınırlı da olsa temas etmişlerse de bunları kendilerine mal etmemişlerdir. İslam öncesi kendi ilkel dinlerinin basit akide leri kendilerine yetmişti İslamlıktan sonra da yeni dinin saf ve basit inançları kendilerini tatmin etmişti.
    Ahmet Yesevî inanmış bir dava ve misyon adamıydı. Kendisini sorumluluk altında hisseden bir misyoner bir mübelliğ sayıyordu. Onun tek gayesi Allah’ın kullarına doğru yolu göstermekti. Hedefi de insandı. Hitap ettiği topluluğun fikir seviyesini ve ruh halini tamamen göz önüne almış ve onlara tasavvufi felsefenin ağdalı inceliklerini değil daha çok şer'i ve ahlaki bir takım meseleleri nasihat verici bir emir şeklinde tebliğ ederek uhrevi saadet için mutlaka onlara bağlı kalma lüzumunu anlatmaya çalışmıştır. O kendisini hiç bir zaman şair olarak görmemiş basit bir halkı Kuran ve Hadis hüküm lerine riayet etmek şeriat ile tarikatı mecz eylemek boş dünyayı bırakmak riyazet ve muahede yoluna sevk etmek için çırpınmıştır. Aslında o İslami ilimlere derinlemesine vakıf olduğu gibi İran edebiyatına da yabancı değildi. Buna rağmen basit bir mantık ve dille halka hitap etmesinin sebebi İslamiyet’i samimi fakat henüz yüzeysel bir surette ka bul etmiş olmakla beraber kendi milli kültürlerini muhafaza etmekten kolay kolay vazgeçmeyen Türklere hitap etmek lazım gelince ister istemez onların zevklerine alışkanlıklarına tabi olmak manasını rahat anlayabilecekleri basit bir lisan ve ahengine aşina çıkabilecekleri vezinle hitap etmek kaçınılmaz idi. İste sırf bu düşünceden dolayı o Sanat kokan aruz vezni yerine halkın sevdiği halk şairlerinin asırlardan beri kullandığı hece veznini aldı. Divan-i Hikmete baktığımız zaman tüm şiirlerinde nasihatlerindeki ağır edası münacatlarındaki vakarlı ve sakin tavrı hemen hemen hiç değişmez.
    Görüldüğü gibi Ahmet Yesevî ne hükümdarlardan ne devlet ricalinden bir şey bekleyen bir fikir ve düşünce adamı ne de şöhret peşinde koşan bir sanatkardır. O Allah ve Resulüne samimiyetle bağlı bir İslam misyoneridir. Hedefi insandır. Bu hedefine ulamak için söylediği hikmetler terennüm ettiği şiirler kullandığı dil tebliğ metodunun birer aracıdırlar. O bu dünyanın bir imtihan sahası olduğunu görmüş verilen nimetlerin geçici olduğunu idrak etmiş yaratılış gayesinin ilahi aşkı yakalamak olduğunu kavramıştır.
    Eserleri
    Ahmet-i Yesevî'nin elimizde Divan-i hikmet ve Fakr-name risalesi olmak üzere iki eseri bulunmaktadır. Ancak bunlarda yer alan hikmetleri Yesevî'nin kaleme aldığı kesin değildir. Divan-ı hikmet’deki hikmetlerin genel olarak Yesevî’nin kaleminden çıktığı kabul edilse de Fakr-name risalesini dervişlerinin kaleme aldıkları muhtemeldir. Bunlardan başka Risale adlı bir eserden de bahsedilir ki bunun da Fakr-name ile aynı eser denecek derecede benzerliği dikkat çekmektedir.
    Eserlerinde genel olarak ilahi aşk Allah’ın birliği sonsuz gücü ve kudreti peygamber sevgisi sünnete bağlılık ibadete teşvik kıyamet ve ahiret ahvali zühd ve takva insan sevgisi vb. konuları işlenmiştir.
    Divan-ı Hikmet
    Divan-ı hikmet Ahmet-i Yesevî'nin dini-tasavvufi hikmetlerini ihtiva eden mecmuaya verilen addır. Bu adın Yesevî hikmetlerini der leyip mecmua haline getiren Yesevî dervişlerince verildiği kesindir. Köprülü dini-tasavvufi manzumelere daha X. yüzyıldan itibaren "hikmet" adının verildiğini kabul etmektedir.
    Divan-ı Hikmetten ilk bahseden ve örneklerle neşreden Wambery’dir. En yakın nüshasına 17. yüzyılda rastlanır. Nüshalarının muhteva bakımından olduğu kadar dili bakımından da önemli farklılıklar göstermesi nüshaların değişik şahıslar tarafından değişik sahalarda ve değişik tarihlerde vücuda getirildiğini açıkça göstermektedir. Bir kısmı kaybolan veya zamanla değişikliğe uğrayan hikmetler derlenirken araya aynı ruh ve ifadedeki yeni hikmetler de karışmış böylece hikmetler şifahi edebiyatın malzemesi haline gelmiştir. Divan-i hikmet nüshalarında yer alan hikmetlerin hangisinin Yesevî'ye ait olduğunu tespit etmek de her zaman mümkün olamamaktadır. Yesevî'den bir kaç asır sonra yaşarmış olan şahısların zikredilmesi (Nesimi gibi) Yesevî'nin hikmetleri ile dervişlerinin hikmetlerinin karışmış olduğunu hatta Yesevî dervişlerinin kendi hikmetlerini saygıları gereği Şeyhlerine mal ettiklerini gösterir. Bu durum ise elimizde üzerinde itimatla tedkikler yapılabilecek hiçbir doğru eski nüshanın olmadığı kanaatini ortaya çıkarmıştır. Divan-i hikmet mecmualannda yer alan hikmetlerin şayisi da bir birinden farklıdır. Bir hikmette Yesevî'nin 4400 hikmet söylediği ifade edilmişse de bunun ne derece doğru olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Kemal Eraslan’ın çeşitli yazma ve basma hikmet mecmualarından derlediği ve Yesevî'ye aidiyetini kabul ettiği hikmetlerin sayısı ise iki yüz elliyi aşmaktadır.Türkiye’de yeni harflerle yayınlanan en önemli baskıları şunlardır:

    * Eraslan Kemal Divan-ı Hikmetten Seçmeler Ankara 1991
    * Hoca Ahmet Yesevî Divan-ı Hikmet Haz: Hayati Bice Ankara 1993
    * Ahmet Yesevî (Hikmetler) Haz: İbrahim Hakkulav Çeviren Ve Sadeleştiren:Erhan Sezai Toplu İstanbul 1995

    Fakr-nameDivan-i hikmet'in Taşkent ve Kazan baskılarının başında veya so nunda Ahmet-i Yesevî'ye isnat edilen bir risale de yer almaktadır. Süluk adabı ve mertebelerini anlatan bu risalenin Ahmet Yesevî tarafından kaleme alınmadığı Hace'nin fikirlerini esas alarak risaleyi bir Yesevî dervişinin düzenleyip kaleme almış olabileceği daha uygun görülmektedir. Fuat Köprülü süluk adabına ait bu risalenin bir Yesevî derviş olan Hazini'nin bir eserinden çıkarıldığını ileri sürmektedir. Risalede ayrıca şeriatta on tarikatta on marifette on ve hakikatte on makam olmak üzere kırk makam ile fakrın makam mertebe ve nurları birer birer zikredilmiştir.
    Hoca Ahmet Yesevî’nin Hikmetlerinde İşlenen Temalara Örnekler Daha öncede belirttiğimiz gibi Hikmetlerin orijinalliği tartışmalıdır. Dolayısıyla bunların esas alınmasıyla yapılacak olan çalışmalar yaygın kanaate göre tam manasıyla sağlıklı olamaz. Ancak genel hatlarıyla Hikmetlerin muhtevasını İslamiyet Türkistan Tasavvufu ve Yesevîlik'e ait esaslar oluşturur. Bazı hikmetlerde ameli ahlak ve muhitin sosyal aksaklıkları üzerinde de durulmuştur. Münacat naat ve ilk dört halifeye ait övgüler dışında hikmetlerde ele alınan temel konular ve hikmet örnekleri aşağıda verilmiştir:
    “Işksızların hem canı hem imanıResulullah sözin aydım mana kanı”
    “Işksız kimi adem irmes anglasangızBi-muhabbet şeytan kavmi tınglasangız”
    “Işkıng kaldı şeyda mini cümle alem bildi mini Kaygum sin sin tuni küni minge sin ok kirek sin”

    “Tingri teala sözin Resulullah sünnetinİnanmağan ümmetin ümmet dimez Muhammed”
    “Mini hikmetlerin ferman-ı sübhanOkup uksang heme mani-i Kur’an”
    “Pir-i muğan hak Mustafa bi-şek bilingKayda bolsang vaspın aytıb tazim kılıng”
    “Onsekiz ming alemğa server bolgan MuhammedOttuz üç ming ashaba rehber bolğan Muhammed”
    “Sünnet irmiş kafir bolsa birme azarKöngli kattığ dil-azardın Hüda bizar”
    “Mini hikmetlerim kan-ı hadisdürKişi buy itmese bilgil habisdür”
    Mürid ve Halifeleri Rivayete göre Ahmet-i Yesevî'nin bütün Türk ülkelerine yayılan dok san dokuz bin müridi; on iki bin ehl-i suffesi ve pek çok halifeleri bulunmaktaydı. İlk halifesi Aslan Babanın oğlu Mansur Ata'dır. Mansur Ata 1197 yılında vefat edince yerine oğlu Abdu'l-melik Ata geçer. Abdu'l-melik Ata'nın vefatından sonra sırasıyla oğlu Tac Hace ondan sonra da oğlu Zengi Ata irşat mevkiine geçti. İkinci halifesi 1218 yılında vefat eden Harzemli Sait Ata'dır. Yesevî'nin üçüncü halifesi Yesevî tarzındaki hikmetleri ve menkıbeleri ile Türkler arasında yaygın şöhreti bulunan Süleyman Hakim Ata'dır Harzemde yerleşip irşada başlayan Hakim Ata 1186 yılında vefat edince Akkurgan'a defnedildi. Hakim Ata'nın en meşhur müridi Zengi Ata'dır. Zengi Ata'nın başlıca müritleri Uzun Hasan Ata Seyyid Ata Sadr Ata ve Bedr Ata'dır. Yesevî’yye silsilesi Seyyid Ata ile Sadr Ata'dan devam etmiştir.
    Yesevîlik başlangıçta Seyhun havalisinde daha sonra bütün Türkistan’da süratle yayıldı. Zamanla Seyhun'un ötesindeki bozkırlarda da yerleşme imkanı buldu. Moğol istilasından sonra Horasan İran ve Azer baycan Türkleri arasında rağbet gördü. 13. yüzyılda Yesevî dervişleri vasıtasıyla Anadolu'ya geçti. Anadolu'da Yesevî'nin en önemli halifesi Hacı Bektaş Veli'dir. Anadolu'da Geyikli Baba Abdal Musa Horoz Dede de Yesevî'nin halifelerinden kendilerini sayarlar. Menkıbeye göre Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdiği diğer önemli halifelerinden biri de Sarı Saltuk'tur. Yesevî San Saltuk'u 700 kişi ile Hacı Bektaş'a yardım etmesi için Anadolu'ya göndermiş beline de meşhur tahta kılıcını kuşatmıştır. Sarı Saltuk Anadolu'dan sonra Balkanlar'a geçmiş ve orada ki halkın İslamiyet’i kabul etmelerini sağlamıştır.Süluk silsilesi bakımından Yesevîlik'ten gelen başlıca tarikatlar Ma veraün-nehir ve Horasan'da yayılan Nakşibendilik ile Anadolu'da yayılıp Yesevîlik'in yerini alan Bektaşilik'tir Yesevîlik ayrıca Anadolu'da ortaya çıkan Babailik ve Haydarilik tarikatları üzerinde de müessir olmuştur.

    Türkiye ile yeni Türk cumhuriyetleri arasında bilimsel ve kültürel bir köprü olması planlanan Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi “Ahmet Yesevî” isminin bütün Türk ellerinde geçerli olan birlik mesajı veya parola niteliğinde olduğunu göstermektedir.

    Kaynakça ve Ekler


    B.k.z. Fuad Köprülü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar 1. baskı İstanbul 1919; 2. baskı Ankara1966; 3. baskı Ankara 1976; 7. baskı Ankara 1991
    Bir bibliyografya denemesi için b.k.z. Erhan Aydın Ahmet Yesevî Hakkında Bir Bibliyografya Denemesi Kayseri 1997


    Ahmet Yaşar Ocak Türk Sufiliğine Bakışlar İstanbul 1996 s:34
    Mesela Hoca Ahmet Yesevî kültürü bir yandan Sünni geleneğin temsilcisi olan Nakşibendi tarikatında çok önemli bir unsur iken diğer yandan Haydari Vefai ve nihayet Bektaşi geleneğinin temelinde Yesevîlik yatar. Köprülü de İlk Mutasavvıflarda Hoca Ahmet Yesevî’yi Sünni geleneğin temsilcisi olarak değerlendirirken Nakşibendi kaynaklarından faydalanmış ancak daha sonra İslam Ansiklopedisine hazırladığı Ahmet Yesevî Maddesinde bu görüşünü tashih ederek Yesevî’nin heterodok bir yapıya sahip olduğunu ifade etmiştir. Köprülü “Ahmet Yesevî” İ.A. C:I s:210 vd


    Ayrıntılı bilgi için b.k.z. Mustafa Kafalı “Ahmet Yesevî Yaşadığı devir ve Onu Yetiştiren Çevre” Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevî Sempozyumu Bildirileri Kayseri 1993 s:167 vd.; Enver Konukçu “Sayram ve Yesi” ****.s. s:249; Kemal Göde “Hoca Ahmet Yesevî’nin Yetiştiği Türk Kültür Çevresi” ****.s s:149 vd.;


    M. Altay Köymen Selçuklu Devri Türk Tarihi T.T.K. Yay. 2. Baskı Ankara 1993 s: 3-5


    b.k.z. Zekeriya Kitapçı Türkistan'da İslamiyet ve Türkler Konya 1988 s: 87 vd.


    Rasonyi ****.e. s: 79


    Bu durum Emevî yayılmacılığının menfî karakteri neticesinde gerçekleşmiştir. b.k.z. Turgut Akpınar Türk Tarihinde İslamiyet 2. Baskı İstanbul 1994 s: 43-53; Z. Kitapçı Yeni İslam Tarihi ve Türkler C: 1-2 Konya 1995 s: 249 vd.; Osman Turan Selçuklular ve İslamiyet 3. Baskı İstanbul 1993 s: 11; Hakkı Dursun Yıldız İslamiyet ve Türkler İstanbul 1976 s: 14 vd.


    Z. Kitapçı Orta -Doğuda Türk Askerî Varlığının İlk Zuhuru T.D.A.V. Yay. İstanbul 1987


    Ocak ****.e. s: 14-15


    Abdulkadir İnan Eski Türk Dinî Tarihi İstanbul 1976 s: 201-235


    b.k.z. F. Babinger- F. Köprülü Anadolu'da İslamiyet İstanbul 1996


    Ahmet Yaşar Ocak Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri İstanbul 1983 s: 19


    Abdulkadir İnan "Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları" Makaleler ve İncelemeler s: 463 vd.


    Abdulkadir İnan Tarihte ve Bugün Şamanizm Ankara 1995 s:204 vd.


    b.k.z. İbrahim Kafesoğlu Selçuklu Tarihi İstanbul 1992 s:104-106; Ahmet Yaşar Ocak "XV.-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Resmî İdeolojisi ve Buna Muhalefet Problemi" XI. T.T.K. Bildirileri C:III s: 1204


    b.k.z. Ahmet Yaşar Ocak Babaîler İsyanı İstanbul 1996


    Aynı eser s:210 vd.


    Turgut Akpınar Türk Tarihinde İslamiyet İstanbul 1994 s:79


    Ethem Ruhi Fığlalı Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşîlik 4. Baskı İstanbul 1996s: 109-110


    b.k.z. İbrahim Agah Çubukçu Türk-İslam Düşünürleri Ankara 1989 s: 1-4


    prülü "Orta-Zaman Türk Hukukî Müesseseleri" Belleten C:II Sayı: 5-6 s:53-54


    b.k.z. Yaşar Kalafat Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri Ankara 1995; A. İnan adı geçen eserler


    Fığlalı ****.e. s:110 125


    Ocak Bakışlar s:16 vd


    Ayrıntılı bilgi için b.k.z. Köprülü İlk Mutasavvıflar Ankara 1991; Kemal Eraslan “Ahmed-i Yesevî” Yesevîlik Bilgisi Ankara 1998 s:78 vd; Ocak ****.e. s:31-87; Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevî Sempozyumu Bildirileri Kayseri 1993;Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevî Sempozyumu Bildirileri K. B. Yay. Ankara 1992


    Mehmet Çelik “Ahmet Yesevî’nin Tebliğ Metodu” M.H.A.Y.S. Kayseri 1993 s:81 vd


    Ocak Bakışlar s:44


    prülü İlk Mutasavvıflar s:119-120


    prülü s:120 vd.


    Eraslan ****.m. s:93-94


    “Aşksız kişilerin hem can hem de imanı yoktur; mana kaynağı olan Resulullahın sözünü söyledim”


    “Aşksız kişi bilin ki insan değildir; sevgisiz olan şeytan kavmindendir; dinleyin”


    “Aşkın beni deli divane kıldı ve bütün alem beni bildi; gece gündüz kaygın sensin bana sen gereksin sen”


    “Yüce Tanrının sözüne Resulullahın sünnetine inanmayan ümmete Hz. Muhammed ümmet demez.”


    “Benim hikmetlerin Tanrı buyruğudur okuyup anlasan hep Kur’anın manasını dile getirir”


    “Şüphesiz bilin ki pir-i muğah hak Mustafadır; nerede olsanız vasfını söyleyerek ululayın”


    “On sekiz bin aleme server olan Muhammed; otuz üç bin ashaba rehber olan Muhammed”


    “Sünnet imiş kafir dahi olsa incitme; katı gönüllü gönül incitenden Allah dahi usanmıştır.”


    “Benim hikmetlerim hadis kaynağıdır; eğer insan ondan nasip almazsa bil ki habistir.”
    __________________








  2. Acil

    Hoca ahmet yesevi türk kültürüne önemi isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder


yesevilik